
Ben yitik pervane’ydim eskiden,
Kör bir kuyuda unutulmuştum sanki, okunmuyordu künyem.
Derken kuyuma bir dolunay düştü, kalbimin ateşi tutuştu.
Ateşlerin nur’u Şem çekti kurtardı beni yitiklikten.
Döne döne ateşinin huzuruna vardım, gördüm ve okudum künyemi:
Ateşe yazgılı, ateşin pervanesi.
Şem’in ateşiyle kurtuldum zindanımdan ve ateş bildi beni benden de önce, varlığımın hareketi dönmek ve ateşe atılmak oldu böylece …
Gökten bir yıldız nasıl kayıp düşerse, öyle varıyordum Şem’in ateşten sinesine, canla atılıyor ve yanıyordum can verircesine, vuslatta mestlikte aşinaydım sadece.
Olan oldu gammaza gün doğdu, düşmana sebeb oldu.
Dertlerin şahı ayrılık gürzünü sineme vurdu.
Hasretlik toprağına yıkıldım ve kırıldı kanatlarım.
Şimdi bilmiyorum can ateşim hangi gizli köşede yanmakta,
Uzaktayım; ayrılıkta, gözyaşında, azapta …
Ey yazgılı olduğum ateş, Şem’im !
Savrulduğum yerde halim nicedir nurunla gör ve kırık kanatlarıma, yaralı sineme, kanlı gözlerime daha evvel yetiştiğin gibi merhametinle yetiş ey varlığımın sebebi.
Daha evvel huzuruna çağırdığın gibi, çağır ve al, külün oluncaya dek yak beni.

diyeceklerim var, ben de ahkâm kesmek istiyorum