fark edemediğim(iz) türkülerimiz
Nisan 29th, 2008 • garnitür, sevgili günlük • 2 yorum yazılmış
Yıllardır üzerinde yaşadığımız cennet vatanımızın jeolojik önemini papağan gibi tekrarlar dururuz. İki kıta arasında köprü olduğunu falan filan işte. Ancak bu vatanın kültürel güzelliklerini nedense sadece işimize geldiğimiz zaman, reklâm malzemesi yapmak istediğimiz zaman fark ederiz. Oysa tam bir kültür deryası üzerinde oturduğumuzu, bu kültür deryasından faydalanmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsan ruhuna dinginlik veren, insan ruhunu coşturan vs. her duygunun bir karşılığı var bizim dünyamızda.
Türkülerden bahsetmek istiyorum aslında. O kültürümüzün özünü yansıtan türküler. Türkülerin diğer müzik türlerinden ayrılan bir yönü var: Yaşanmış olmaları. O ezgilerini, sözlerini, her notasını bir yaşanmışlıktan almışlar. Her yöremizin, her türden insanın yaşadığı her hissi yansıtan türkülerimiz. İşte biz bu türkülerimizin farkında değiliz aslında. Popüler bir kültürün peşinde sürüklenip duruyoruz. Oysa öyle güzel türkülerimiz var ki…
Bilinmeyen türkülerimizi bizlere hatırlatma açısından televizyon dizilerinin yerini yadırgayamayız. Günümüz dizilerinden birçoğu batı özentisi diziler olsa da içlerinden birkaç diziyi istisna tutarak bu tezimi doğrulamak istiyorum. Bundan bir iki sene evvel Kurtlar Vadisi dizisinde meşhur olmadı mı Asiye türküsü? Ya da Elif şarkısı ?
Dün akşam 7 Numara dizisinin 81. bölümünü izlerken bir iki güzel türkü ile karşılaştım. O kadar çok hoşuma gitti ki, hemen youtube’den türküleri bulmaya çalıştım. Buldum ve tekrar tekrar dinledim. Bunlardan birisi “Madımak Oylum Oylum”. Türkü Sivas yöresine ait. Bir diğer türkü ise “Bastım da Kırıldı İğdenin Dalı“. Bu türkü de bizim memleket olan Yozgat yöresine ait…
klâsik türk edebiyatında “şarap”
Nisan 26th, 2008 • klasik türk edebiyatı • 4 yorum yazılmış
Edebiyat bölümü öğrencilerinin derinlerine girdikçe farklı zevklere aşina olduğu bir alandır Klâsik Türk edebiyatı. Görünürde süslü ve anlamsız kelimelerden oluşan ve şarap gibi, kadın sevgisi gibi bir sürü saçma sapan konuları işleyen bir edebiyattır. Tabiî bu günümüz edebiyat anlayışının Klâsik Türk edebiyatına bakışını özetler. Ancak derinlerinde bir ömrün serencamını anlatan bu edebiyatımızdan ancak bilen kişilerin zevk alacağını söylemek istiyorum. O anlamını bilmediğimiz kelimelerin arkasından birazcık koşabilsek bizi ne diyarlara götürdüğüne hepimiz rahatlıkla şahit olabiliriz.
Klâsik Türk edebiyatı, imgelerin yani mazmunların edebiyatıdır. Sembollerle halleri tasvir etmenin edebiyatıdır. İşte “şarap” da bu sembollerden bir tanesidir. Günümüz insanının Klâsik Türk edebiyatındaki şarabı bugünkü şarap ile aynı zannetmeleri tamamen bu mazmunun anlamını bilmedikleri içindir. İşte Prof. Dr. Ahmet Kartal hocamızın Eski Türk Edebiyatı dersine ait ders notlarından aklımda kalanları sizlere aktarmak istiyorum.
Anadoluda benimsenen klasik tarz şiirin temelinde Horasan erenlerinin bir dünya görüşü ve hayat felsefesi olarak benimsedikleri melâmet, yani kendini insanlara hor gösterip kınandırma fikri yatar. Buna göre Allah’ı sevmek ve dindarlık asla bunu teşhir etmekle değil, gönülde yaşamakla olur. Bir kimse çevresinden dindarlığıyla taktir topladığı ve bundan zerre kadar da olsa hoşlandığı andan itibaren Allah’a değil, kendisini bu haliyle seven insanlara ibadet etme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Böyle bir duruma düşmemek için çıkar yol olarak insanların horlayacakları kıyafetlere bürünmek gibi dışı perişan gösteren ancak gönlü mamur etmeyi hedefleyen bir hayat tarzı seçildi. Kalenderilik, Bektaşilik, Mevlevilik gibi kaynaklar önemli ölçüde bu fikrin şiiri olup, eski şiirimiz kısaca böylece özetlenebilir. devamını okuyayım »
kitaplığım benim biricik sevgilim
Nisan 22nd, 2008 • sevgili günlük • 4 yorum yazılmış
Biz daha mini miniyken öğretmenlerimiz “yavrum insanın en iyi dostu kitaplardır.” deyip dururlardı. Bense, kitap benim ne dostum olacak ya, benimle konuşur mu, benimle maç yapar mı ya da benimle birlikte it taşlar mı diye söylenir dururdum içimden. Sanırım içimden bu için için sövmelerim kitapların dünyasına girmediğim için, onların tadını almadığım içindi. Oysa yaş büyüyünce kitaplar insanların öyle bir dostu oluyor ki… Herhangi bir şeye canınız sıkıldığında kitaplığınızdan bir tane “roman” alın ve okumaya başlayın. Bakın can sıkıntınız nasıl da geçiyor. Kendinizi romanın dünyasında buluyorsunuz birden. Ne diyor edebiyat teorisyenleri “Her edebiyat eseri yazılırken bir kez yaratılır. Okuyanlar ise her okuduğunda onu yeniden yaratır.”, “Biz kitabı okumaya başladığımızda kitap bizde yürür.”, “Eser, şaheserler arasında kendi ruhuna en yakın olabı bulabilmektir.”… Evet, kitaplar hakkında söylenmiş nice söz var değil mi? İşte bu nice söz kadar kitapların hissettirdiği nice duygu da var. Tabiî bu hissettirdiklerini faydacı kitaplar için söylemiyorum. Daha çok roman, hikâye kitabı için söylüyorum. Ders kitapları olsun, tarihsel kitaplar olsun öğretici nitelikte olduğu için insana pek zevk vermezler.
Neyse, şu çenem düştüğünde bir türlü toparlayamıyorum değil mi?
Geçtiğimiz günlerde Wolkanca kaynaklı bir mim dalgası yayılmış. Adam üşenmemiş, kitaplığındaki tüm kitapları tarayıcı ile taramış ve flickr’a atmış. Daha sonra da onları sitesinde yayınlamış (100 civarında kitabı var adamın). Sonra da tutmuş birkaç kişiye elim sende demiş. Sonra o birkaç kişiden birisi(tamkarışık), tutmuş bizim Ferhat’ı mimlemiş.:) Ferhat da biraz üşengeçlik yaparak sadece kitaplığın fotoğrafını çekmiş. O da bana elim sende yapmış.
Bize de uymak gerekir değil mi? Ben de elimde tarayıcı olmadğından telefon ile çektim fotoğraflarını kitapların. Çok kaliteli olmadı ama idare ediverin işte.
İşte kitaplarım.
Kitaplığımın çoğu ders kitabından oluşuyor, dikkatinizi çekmiştir. Kusura bakmayın artık. ![]()
Elim sende Erkan, Samet ve Olcay
evlilik programları
Nisan 18th, 2008 • mühim meseleler • 4 yorum yazılmış
Kitle iletişim araçlarının günlük yaşamımıza etkisini sürekli tartışır dururuz. Yararlı ve zararlı yanlarını bir masaya rahatlıkla yatırmamıza rağmen bir türlü bu zararları üzerine bir çözüm yolu sunamayız. Çünkü hiçbirimiz bu programlara bakmayız. Biz hep belgesel seyrederiz. Eğitici şeyler yayınlanmasını isteriz. Ancak bu öyle bir tezattır ki, bu programlar belgesellerden daha fazla izlenir. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu olayı…
Kitle iletişim araçlarından televizyonun mu yoksa internetin mi daha zararlı olduğu ise hâlâ bir muamma… Ama bana kalırsa televizyon daha fazla kitleye hitap ettiği için (en azından şimdilik) daha zararlı gibi gözüküyor. Bu sebeple televizyon programlarını ciddi anlamda eleştirmek gerektiğini düşünüyorum.
İnsan hayatını ucuzlaştıran televizyon programlarının ilki “biri bizi gözetliyor” programıydı. Belki bugünkü programlara oranla daha bir edepli olan bu programın Türk örf ve adetlerine aykırı bir sürü yanı var. Şimdi bunları bir çığırtkan gibi burada çığıracak değilim. Zira benim bu yazıda üzülerek değinmek istediğim başka bir program var. “Biri bizi gözetliyor” furyasının arkasından, “ben evleniyorum, beni evlendirin, kocasız kaldım, erksiz kaldım, beni alenî bir şekilde pazarlayın” gibi bir sürü saçma salak televizyon programları ile karşılaştık. Bu programların her birine bu tarzda yayın yapan en uç program desek de maalesef gün geçtikçe yeni bir program peyda oluyor. devamını okuyayım »
hay’dan gelen hû’ya gider
Nisan 15th, 2008 • tasavvuf • 6 yorum yazılmış
Bir ara “hay’dan gelen hû’ya gider” sözü ile ilgili bir şeyler yazmak istedimse de bir türlü yazmaya fırsatım olmadı. Bugün bilgisayarım elimde yürüyüş yaparken aklıma birden niye bunu yazmadığım geldi. Artık eve gidince yazarım diye geçirdim içimden ve şimdi bilgisayar başındayım.
Halk arasında “hay’dan gelip hû’ya gitmek” kolay kazanılan bir şeyin çabuk tükeneceği anlamında kullanılıyor. Hattâ kumarda, piyangoda vs. emek siz kazanılan bir paranın hemen tükeneceğini, tükenirken de zarar vereceğini anlatmak için kullanılır. Aslında böyle kullanmak doğru mudur bilmiyorum ancak gerçek anlamını bilerek, kullanıp kullanmamak size kalmış.
Hay ve Hû Allah’ın isimlerindendir. Hay diri demektir. Hû ise gözle görülmesi mümkün olmayan ama varlığı bilinen (tam emin değilim) demektir. Benim yorumuma göre, diri olan her şey bir gün ölecek ve gözle görülemeyene kavuşacaktır. Yani Allah’tan gelen yine Allah’a dönecektir. Zaten tasavvuf inancına göre insanlar Allah’ın birer tecellisidir yani yansımasıdır. Hepimiz birden yani tek olan, mutlak varlık olan Allah’tan kopmuş birer varlıklarız. Ve öldüğümüz zaman yine tekliğe ulaşacağız. Yine Allah’a kavuşacağız. Buradan hareketle Allah’tan gelen yine Allah’a ulaşacak sözünü doğrulamış oluyoruz.
Allah’ın isimlerine bakmak isteyenler şuraya bakabilirler.
Ha bir de bu sözün biz edebiyat öğrencileri tarafından yeni “jenerasyon” için uyarlanmış bir hâli daha var. Hay’dan gelen edeb yâ hû‘ya gider.



son yorumlar