Çoğu zaman beni üzecek olaylarla karşılaşsam da, yine de seviyorum yaşamayı. Hayat, gerçekten yaşamaya değecek kadar güzelliği içinde barındırıyor. Ayrıntıların hepsini geçtim, sabah uyandığımızda havanın aydınlık olması bile bize yaşama sevinci vermeye yetiyor.
Ülkenin dört bir yanında her gün birbirinden farklı hadiseler cereyen ediyor. Bazıları bizi güldürürken bazıları da ağlatıyor. Bazıları ise gülerim ağlanacak halimize dedirtiyor. Şimdi size anlatacağım hadise sizi ağlataak mı güldürecek mi yoksa gerçekten dudaklarınızda bir tebessüm mü bırakacak, bilmiyorum. Orasına siz karar verin artık.
Geçenlerde eve gelmek için Ankara‘nın meşhur “mavi” dolmuşlarından bir tanesine bindim. Bir yandan koltuğuma oturmuş günün yorgunluğunu üzerime atmaya çalışırken bir yandan da telefonla konuşuyordum. Derken dolmuşçu yolda gördüğü bir davulcu ile zurnacıyı dolmuşa aldı. Sanırım paraları yokmuş, o da belli bir yere kadar sizi götüreyim dedi.
Az gittik, uz gittik derken tam kafamı cama yasladım, o sırada bir zurna sesi ile irkildim. Sanırım tek irkilen ben değildim. Tüm dolmuş benimle aynı hislere sahipti o…
Tamamını oku |
5 ahkâm kesilmiş »
Başlıkta bu kadar çığırtkanlık yaptığıma bakmayın siz. Başlık demek, dikkat çekmek demekse, benim yaptığım da mübah sayılabilir zannımca.
İnternete girdiğimde genelde haber sitelerine şöyle bir göz gezdiririm. Hoş haberlerin başlıklarını okumaktan öteye gittiğim pek söylenemez. Ancak başlıklarını okurum, güzel ülkemin sınırları içinde neler olmuş diye.
Bugün de böylesine sıradan bir günü yaşarken ve haber sitelerini gezerken içimin birden karardığını fark ettim: Açıyorsunuz bir sayfayı trafik kazası haberi. Ötekini açıyorsunuz bir şirket batmış onun haberi. Bir sayfa daha çeviriyorsunuz devletin üst kademesindeki sorunlar vs. vs.
Bu kadar olumsuz habere dayanamam ben ya hu! İnsan tatlı bir yaz sabahında gazeteyi eline alıp (bilgisayarı da olabilir), sayfaları gezmek ve havanın güzelliğine paralel güzel şeyler okumak istiyor. Ama maalesef biz gazeteyi bir açıyoruz on, on beş dakikada içimizin kararmasına yetiyor.
Yalvarırım bana güzel bir şeyler söyleyin. Bizim ülkemizde güneş ne zaman doğacak ya da insanlar ne zaman birbirlerini öldürmekten vazgeçecek? Paranın hükmü ne zaman yerle bir olacak. Ve…
Tamamını oku |
2 ahkâm kesilmiş »
İçerisinde bulunduğumuz dünyanın sayısız güzelliklerinden birisi de çiçeklerdir. Yaratılan her şeyin Allah’tan bir güzellik aldığı gibi çiçek de ondan sonsuz bir güzellik ve huzur almıştır.
Gözlerimizi açıp dünya güzelliklerin şöyle bir göz gezdirdiğimizde sayısız nimetlerin bize ikram edildiğini görüyoruz. İstediğimiz bir çok şeye sahibiz. Dünya güzelliklerinin hepsi elimizin altında, yeter ki görmesini bilelim!
Mevlânâ’nın güzel bir sözü var:
“İki parmağının ucunu gözüne koy. Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir!”
Evet dostlarım, güzellikler bizim görebildiğimiz, varlığını hissedebildiğimiz kadardır. Güzellikler bizim onlara anlam verdiğimiz kadardır. Kezâ çiçekler de öyle.
Çiçeğin beni etkileyen en güzel yanı renklerle raks etmesidir. Güzelim çiçeklerin her bir tanesind sayısız renk tonları vardır. Bir tane çiçeği elinize alıp incelediniz mi hiç?
Ben çiçeklerden en çok laleyi seviyorum. Belki de Lale‘nin o tasavvufi anlamından kaynaklı bir sevgidir bu. O vahdeti simgelemesinden kaynaklıdır. Şu yazımda da bahsetmiştim hani. Vahdet birliği, tevhidi temsil eder. O yüzden saygın bir çiçektir bizim gözümüzde.
Yukarıda bahsettiğim sebepler bir çiçeğin neden…
Tamamını oku |
ahkâm kesilmemiş »

Kapa gözlerini ve dinle sakî, bir İstanbul lalesinin çığlıklarını duyuyor musun?!.. İstanbul’a çıkmayan bir lale yolu, laleye çıkmayan bir İstanbul kadar kayıptır, yitiktir. Rüzgârları toplayan hüzünler aşklar yoksa İstanbul bahçelerinde ve bir kabir başında ışıklar yas tutar gibi laleler ağlar seher vakitlerinde.
Uyan sakî, lale devrindeyiz!..
Lale devrinde uyanıyoruz, yazarın bize “Uyan ey Sakî!” diye seslenmesiyle. Gözlerimizi Lale Devri’nde açıyoruz.
Bir aşk cinayetiyle başlayan yolculuğumuzda bizlere kimler kimler eşlik ediyor. İshak Efendi, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, III. Ahmet ve gönünllerin şuh şairi Nedim.
Yolculuğa bir delinin ve bir aşığın başından geçenlerle başlıyorsunuz. Sonra mesela bir aşığın meselesinden çıkıp, bir İstanbul, bir imparatorluk meselesi haline geliyor.
700 yıl hüküm süren bir imparatorluğun belki de en hüzünlü 12 yılı konu oluyor romana. Belki de hüznün ve mutluluğun en fazla bir arada olduğu ve en fazla yollarının kesiştiği bir dönem.
İstanbul’un güzelliğinin zirveye ulaştığı, adının dillerden dillere dolaştığı bir dönem. İstanbul eğlencelerinin, Sadâbâd güzelliklerinin ve Lale’nin zirvesine ulaştığı bir…
Tamamını oku |
1 ahkâm kesilmiş »
Anlatırlar ki, Zeliha(Züleyha) Yusuf’u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla ardından yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, suretâ “Hükümlüm kaçmış olmasın!” diye kontrol eder, ama içten içe hasret giderirmiş. Eğer Yusuf’u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder, uyanık bulursa azarlar, böylece yüzüne bakarmış.
Nihayet bir keresinde sesini de çok özlediğini fark etmiş ve bir köle çağırıp, “Hemen şimdi, Yusuf’u yere yık, adamakıllı kırbaçla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım.” demiş. Köle emre itaate niyetlendiyse de Yusuf’un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bir post var imiş, onu yere sermiş ve başlamış vurmaya. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Zeliha ise bağırmaya devamda:
“Daha hızlı vur, adamakıllı vur!”
Nihayet köle Yusuf’a yalvarmış:
“A güneş yüzlü, Zeliha helir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Omzunu aç, dişini sık, bir kerecik olsun kamçıya dayan!”
Yusuf elbisesini sıyırmış. Köle öyle bir vuruşla vurmuş…
Tamamını oku |
1 ahkâm kesilmiş »