türkçeleştirme hareketinden hareketle bir deneme

Daha evvel de Türkçe ile ilgili birkaç deneme yazmış olmama rağmen sürekli bir şeyler yazma ihtiyacı duyuyorum. Bu da sanırım sanırım sürekli karşılaştığım birkaç pürüz ya da bana sorulan birkaç sorudan olsa gerek. İşte o yazdığım yazılardan bir tanesi de “Türkçe Yasasına Evet Ama…” başlıklı yazım idi. O yazıyı okumak için şuraya gözatabilirsiniz. Ya da “Türkçenin Esas Zenginliği” adıyla yazdığım yazıya da şuradan ulaşabilirsiniz.

Efendim, önceki yazılarımı hatırlattıktan sonra bu yazıda ne yazacağımdan kısaca bahsedeyim size. Sizin de bildiğiniz gibi birkaç hafta önce “Türk Blog Yazarları” olarak 2. toplantımızı yapmıştık. Toplantıda birçok konuyu konuştuk ve bu konulardan en önemlisi “Bloglarda Türkçe” konusuydu. Neyse konunun sonunda Blog kelimesine Türkçe bir karşılık bulmak ve onu kullanmak ilk hedefimiz olacaktı. Akabinde hemen ben şu sayfayı oluşturarak yazarların görüşlerini almaya başladım. İşte gelen görüşler arasında çok uç noktalarda olanlar da, bu kelimenin değişmemesini savunanlar da, hattâ yaptığımız işe “saçmalık” diyenler de vardı. Bu kelam benim sabrımı taşıran son damla olmakla birlikte ben de bir şeyler yazma gereği duydum. Şimdi milletin kafasında bulunan bazı noktaları gidermek istiyorum…

Dilin Nedir ve Dilin Önemi

Dil nedir ve neden önemlidir konusu ile ilgili bir kitaptan bir bölüm yazıyı şurada yazmıştım. Lütfen üşenmeden orayı okuyun.

Türkçeleştirme Nasıl Yapılır

Yabancı bir dilden Türkçeye giren bir kelime il önce dil bilimciler tarafından saptanır ve ona karşılık aranmaya başlanır. Karşılık aranmadan evvel bu kelimenin kavramı üzerinde epeyce bir tartışma yapılır. Kavram tüm dil bilimciler tarafından anlaşıldığı zaman Türkçenin eski devir sözlüklerine (mesela bilinen ilk sözlüğümüz Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan Divân-ı Lügati’t-Türk) bakılır. Bu sözlükten tarama yapılarak bu kavram bizde daha evvelden kullanılmış mı diye bakılır. Eğer uygun bir kavram varsa bu kavram kullanılır. Mesela “Mortgage” kelimesi için “Tutulu Satış” karşılığı sanırım bu kitapki bir kelimeden hareketle bulunmuştu. Eğer bu sözlüklerde yoksa, Türkçenin diğer lehçelerindeki yani Türkmence, Azerice gibi lehçelerdeki sözcüklere bakılıyor. Bu sözlüklerden karşılık bulunmaya çalışılıyor. Eğer o da bulunamazsa ki genellikle yeni bir kavram ise bulunamıyor ve karşılık türetilmeye çalışılıyor. Türetilen karşılıklar Türkçe kök ve ekler vasıtası ile yapılıyor. Ayrıca karşılık bulunacak kelimeye ses olarak benzetilmeye çalışılıyor ki böylece değişim kolay yapılabilsin. Mesela “ekol” kelimesine karşılık olarak “okul” kelimeyi türetilmişti. Bu da kullanılan kelimelerden zaten. devamını okuyayım »

2008 KPSS soru ve cevapları

2008 KpssBiliyorsunuz ki birçok devlet memuru adayının korkulu rüyasıdır KPSS. Açılımı ile Kamu Personeli Seçme Sınavı olan KPSS devlet memurluğuna girmek isteyen ortaöğretim, önlisans ve lisans mezunlarını analarından emdikleri sütü burunlarından getirecek derecede zor bir sınava sokar ki işte bu da KPSS‘dir.

Öteden beri üniversite okumanın Türkiye’de insanı ayrıcalıklı bir sınıfa soktuğunu herkes bilir. Hatta köylere tayini çıkan birçok devlet memuru adeta köy ağası gibi karşılanır. Onlara karşı köylüler çoğu zaman meeendis bey(Mühendis Bey), ögretmen hanım (öğretmen hanım) gibi çeşitli saygı ifadeleri de kullanır. Bunu Türk filmlerinden bilmeyen yoktur. Ancak 5-10 senedir Türkiye’de üniversite okumanın aslında okumamaktan daha zor bir hayata adım atmak olduğunu görüyoruz. Üniversiteye adım attığımız andan itibaren sınav hayatımız başlıyor. 4 senelik üniversiteyi başarılı bitirmek bir yana dursun mezun olduğunuzda onun adını bile ağızlarına almıyorlar. Eğer devlette çalışacaksan, KPSS ‘den iyi bir puan almalısın, ALES‘i halletmelisin, hatta ve hatta yabancı dil bilmek zorundasın. Neyse efendim dilerseniz benim Türkiye’de Öğretmen Olmak isimli yazımı okur, bir güzel söversiniz.

28 Haziran 2008′de KPSS‘nin iki oturumu gerçekleşecek. İlk oturumda yani sabahki oturumda Genel Kültür, Genel Yetenekve Yabancı Dil sınavı yapılacak. İşte, tarih, coğrafya, matematik falan filan. Öğleden sonraki oturumda ise biz eğitimcileri(hoş formasyon almadan nasıl eğitimci oluyorum orası da meçhul ama) ilgilendiren “Eğitim Bilimleri” oturumu yapılacak. Pazar günü sabah, hukuk, iktisat, işletme, maliye ve muhasebe sınavı öğleden sonra ise çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri, ekonometri, istatistik, kamu yönetimi, uluslararası ilişkiler sınavı yapılacak. Sınava giren tüm arkadaşlara başarılar diliyorum. Allah hepimizin gönlüne göre versin.

Ben de sizlere bu sayfadan 2008 KPSS Soru ve Cevaplarının tamamını yayınlayacağım. Efendim ben de bunları ÖSYM‘den alıyorum. Sakın ha aklınıza bir şeyler gelmesin. :) İnşallah yarın akşam görüşmek dileğiyle…

Cumartesi Sabah Oturumu:

KPSS 2008 Genel Yetenek Soruları ( Cevap Anahtarı )

KPSS 2008 Genel Kültür Soruları ( Cevap Anahtarı )

KPSS 2008 Almanca Soruları ( Cevap Anahtarı )

KPSS 2008 İngilizce Soruları ( Cevap Anahtarı )

KPSS 2008 Fransızca Soruları ( Cevap Anahtarı )

Cumartesi Öğleden Sonra ( Cevap Anahtarı )

KPSS 2008 Eğitim Bilimleri Soruları ( Cevap Anahtarı )

Pazar Sabah

KPSS 2008 Hukuk Soruları

KPSS 2008 İktisat Soruları

KPSS 2008 İşletme Soruları

KPSS 2008 Maliye Soruları

KPSS 2008 Muhasebe Soruları

Cevap Anahtarları

Pazar Öğleden Sonra

KPSS 2008 Çalışma Ekonomisi Soruları

KPSS 2008 Ekonometri Soruları

KPSS 2008 İstatistik Soruları

KPSS 2008 Kamu Yönetimi Soruları

KPSS 2008 Uluslararası İlişkiler Soruları

Cevap Anahtarları

Not: Bilgileri ÖSYM’nin sitesinden çekiyorum. Hata varsa yorum olarak ekleyin, düzelteyim arkadaşlar.

“deklare etmek” çılgınlığı

Türkçenin günden güne yabancı kelimeler yığınına dönmesini hepimiz uzaktan izliyoruz. Müdahale etmek isteyenlere de “o oturmuş, bu geçmiş, bu bunu karşılamıyor, o çok komik” gibi ipe sapa gelmeyen bahaneler sunarak insanı Türkçeleştirme hareketinden soğutuyorlar.

Efendim bildiğiniz gibi geçen pazar Türk “Blog” Yazarları ile Ankara Bahçeli’de Cafe Bistro‘da buluşmuş çeşitli konular üzerine sohbet etmiş ve fikirlerimizi beyan etmiştik. O toplantıya dair düşüncelerimi şurada da yazmıştım. Toplantıda aldığımız bir karar üzerine de “blog” kelimesi yerine Türkçe bir kelime bulacak ve onu kullanacaktık. Ben de eve gelir gelmez vakit kaybetmeyerek benim anadilim.org’da bir alt alan(subdomain) oluşturdum ve burada bu kelimeyi Türkçeleştirmek isteyenlerin görüşlerini almak istedim. Şu anki gelişmeler, yazarların birçoğunun bu kelime yerine Türkçesini kullanmak istedikleri yönünde. Ben ise bu kelimeye Türkçe bir karşılığı yakında önereceğim. Henüz araştırma aşamasındayım.

Efendim bahsettiğim gibi Türkçeleştirme hareketleri bir yandan bizim tarafımızdan da hız kazanmış durumda. Ancak biz Türkçeleştirme hareketlerinin yanında bir de yabancılaştırma hareketleri var ki sormayın gitsin. Türkçede karşılığını bulamadığınız ya da bilmediğiniz bir kelimenin yabancı karşılıını kullanmanıza hak veririm bir yere kadar. Ancak Türkçede bir kelime varsa ve siz bunu kullanmaktan imtina edip yabancı kelimeyi kullanırsanız o vakit ayıp etmiş olursunuz. Hele hele bu isim değil bir de fiil ise daha da ayıp etmiş olursunuz. Çünkü dilin yapıtaşları fiillerdir. Fiiller yeri geldiğinde birer cümle niyeliğindedir.

Yukarıda bahsettiğim yaklaşımla araştırdığımda önüme öyle bir kelime çıkıyor ki inanın şaşkına dönüyorum. “Deklare etmek”. Birkaç php kitabında gördüğüm bu kelimeyi bugün internette sık sık görmeye başladım. Anlamı da öyle karışık falan değil biliyor musunuz?

Deklare etmek = Bildirmek

Şimdi hangi zihniye bana bildirmek kelimesi yerine deklare etmek ifadesini kullanmanın daha kolay ve daha güzel olduğunu söyleyebilir ki? Türkçesi 1 kelime iken yabancısı ise 2 kelime. Hem de o 2 kelimeden bir tanesi de bizim Türkçedeki yardımcı fiillerden birisi.

Ben buradan bildiren yerine deklare edenleri şiddetle kınıyorum.

gülse birsel’den bulaşık makinesi reklâmı

Gülse BirselBugün kanalları şöyle bir gezeyim derken bizim meşhur reklâm eleştirmenimiz, GAG‘dan mütevellid yakından tanıdığımız Gülse Birsel’in oynadığı bir bulaşık makinesi reklâmını gördüm. Aslında daha evvel de bu reklâmı görüyor olmama rağmen bugün reklâmdaki ince bir ayrıntı dikkatimi çekti doğrusu. Reklâmın hangi marka için çekildiğini bilmediğim için internette reklâmın videosunu bulup koyamadığım siteye. Ancak reklâmı bulan arkadaşlar olursa bana adresini yollasınlar, onların adına yayınlayım falan :P

Efendim, reklâm dediğimiz iş çok ciddi bir iştir. Milyonlarca YTL (bakın YTL diyorum) harcayıp piyasaya sürdüğünüz bir ürünün adam gibi tanıtımını yapamazsanız ürününüz elinizde patlar ve ağlaya ağlaya anne bana reçelli ekmek ver dersiniz. Reklâm vardır, üç beş bin YTL’ye mâl olan bir üründen size milyonlarca YTL ekmek yedirir. Vergi rekortmeni bile olur, boy boy fotoğraf yayınlatırsınız. Peki reklâmcılıkta başarı nedir, başarıyı ne getirir, başarısızlık nerede başlar? Ben bir reklâmcı olmadığım için her soruya yeterince cevap veremeyeceğim ancak reklâm çözümlemeleri göstergebilimin konusuna girdiği için ve ben de üzerinde az çok düşündüğüm için bir şeyler söyleme gereği duydum.

Reklâmdaki olayın ya da durumun yaşandığı mekân, mekânın içerisindeki dekorlar -dikkatinizi çekerim, en ince ayrıntısına kadar her şey-, reklâmda oynayan kişinin el ve kol hareketleri, duruşu, mimikleri, reklâmda kullandığınız ağırlıklı renkler, reklâm sloganları, ürünü vurgulayıcı resimler falan hep reklâmın başarısını etkileyen şeylerdir. İşte reklâmcılıkta asıl başarı da -bana göre- bu tamamının bir arada verilmesi ile olur. İzleyici reklâmdaki bu unsurları reklâmı izlerken farkında olmadan algılar. Reklâmda eğer bu unsurlar varsa reklâm izleyici gözünde başarıya ulaşır. Ancak bilinçsiz -bilinçsizden kasıt, reklâm çözümlemesi hakkında fikir sahibi olmayan- izleyici bu unsurların varlığından habersiz bir şekilde beğenir bu reklâmları.

Benim de son zanlarda izlediğim bu Gülse Birsel‘in reklâmı hoşuma gidiyordu. Özellikle tüm kirlerin söküldüğünü anlatan bölüm. Malûmunuz burada tüm kirlerin bundan hoşlanmayacağını söyleyen Birsel, kendi suratını da asar ve kendinin de bir kir olduğunu imâ eder.

Reklâm bu yönleriyle güzeldir, ancak gözden kaçan bir şey vardır. Eğer yakalayanlar varsa -ki bu yetmiş milyonda birdir :) - gerçekten zeki ve dikkatli kişilerdir. Reklâmda bizim malûm kişimiz Birse, duş kabininden çıkınca her tarafından su akar işte başlar bu tazyikli suyun kirleri nasıl derinden çıkardığını falan anlatmaya. Ama ne hikmettir ki, kendisinin yüzüneki makyaj bir gram dağılmamış, bozulmamıştır. Üstüne üstlük suratından da bir sürü su akmasına rağmen…Kadın olmadığım için makyajların bu kadar uzun süre ve bu kadar suya rağmen kalıp kalamayacağını bilemediğim için şimdilik susma hakkımı kullanıyorum. :)

Bizim GAG programımızın güzel sunucusu, acaba bu gözden kaçan ayrıntıyı fark etti mi dersiniz? Ettiyse acaba milletin ahını aldım da demiş midir? :)

çünkü onlar türk

Türkiye Euro 2008

The Sun gazetesinin Çek Cumhuriyeti‘ni saf dışı bıraktığımız grup maçından sonra attığı başlık ile başlamak istedim yazıya. O kadar hoşuma gitmişti ki bu başlık, bugün de aynı hissiyatı yaşıyorum.

Birkaç yıldır maç izlemeyi pek sevmesem de millî maçlar olunca kaçırmamaya çalışırım. Nitekim 2008 Avrupa Kupası (Euro 2008) da bu kaçırmadığım maçlardan bir tanesiydi. Diğer maçların sonuçları neler, hangi gruptan kim çıkmış, ya da kupayı kim alacak gibi fikir yürütmelerim yok benim ya da bir maçın ardından oturup saatlerce yorumları falan da izlemem. Ama şu Türkiye‘nin maçı yayınlanmıyor mu, hemen tüm işlerimi bir kenara bırakıp bu maça kenetleniyorum. İşte bu anlardan birini de bugün yaşadım…

Maçın 90 dakikası boyunca çok fazla heyecanlandığımı söyleyemem. Yer yer ayağa kalkmalarımı saymazsak tabiî ki. Uzatmalar başladığında ise Türkiye’nin yaptığı ataklar beni o 30 dakika boyunca hep ayakta tutmaya yetti.

Artık maç berabere kalıyor derken, Hırvatların ani atak yapması ve golü bulması bende umutların söndüğü andı. Belki maçın bitimine 5 dakika falan kalsaydı bu kadar umutsuzluk yaşamazdım ama işte son dakika olması bende artık her şeyin bittiğini düşündürdü. Derken Semih bir karambole getirerek bize beraberliği getiren golü Hırvatistan sahalarına yolladı. Allah’ım hayatımda böyle sevinç yaşadığımı hatırlamıyorum. Hani sanki sevgilinizden ayrılırsınız ve her şey sizin için biter ama son anda yaşanan bir olayla her şey eskisinden daha güzel olur ya, işte öyle bir şey. Yerimde duramıyordum, biraz gürbüz bir çocuk olduğum için pek zıplamamaya gayret ettim. Zira maçı kazanamazsak alttakiler şikayete gelebilirlerdi. :)

Penaltıları ise sizlere anlatmayacağım, neler hissettiğimi tahmin edebilirsiniz değil mi ?

Şu bir yılı geçkindir Türkiye’nin bir bunalım dönemine girdiğini hepimiz biliyoruz. Ve ben de bunu sıklıkla dile getiriyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi, genel seçimler, parti kapatmaları, türban davası, işsizlik vs. derken ciddi ciddi sosjolojik bunalım Türkiye’nin üzerinde dolanıyordu. İnsanlarımızda bir bıkkınlık, her şeyi olacağına bırakma, agresiflik, küfürbazlık falan almış başını gidiyordu. Belki millet olduğumuzdan ilk defa bu kadar üzülür duruma gelmiştik. Millet olma bilincini yitirmiş, bizi biz yapan değerleri yitirmiş, gereksiz yere bizi birbirimize düşürülmek için plânlanan tezgahlara düşüyor ve sağdı, soldu, şuydu, buydu gibi mücadeleler veriyorduk. İşte bugünkü zafer sadece maç anlamında değil, millî birliğin, bütünlüğün de kopmasını engelleyici bir unsur olarak beliriyor. Maçtan sonra sokaklara dökülen vatandaşlar birbiriyle kucaklaşıyor. Hiç tanımadığınız bir insanı sarılıp öpesiniz geliyor. Yumruklarınızı birleştirip tek yumruk olmak istiyorsunuz. Bedenler farklı, ruhlar farklı, düşünceler farklı, görüşler farklı ama sevindiğimiz şey aynı. İşte bizi millet yapan şey de bu. Ortak şeyleri istiyor ve ortak şeylere sevinebiliyoruz. Hepimiz bir şeyler istiyor ama farklı şekillerde kazanmayı planlıyoruz.

Neyse, bu güzel duyguların aynısını Almanya maçından sonra da yaşamayı Allah bize nasip etsin. Gerçekten Türkiye bu 2008 Avrupa Kupasında belkide olmayacak birçok ihtimali yaşadı. 3 maç arka arkaya, hele ki son Hırvatistan maçında aleyhimize olan durumu lehimize çevirebildi. Bunun olma ihtimali nedir ki? Hem de arka arkaya 3 maçta… İnanın havsalam almıyor bunu. Buna ya Allah’ın işi diyoruz biz. 3 maçtır bize çok iyi moral veriyor…

İnşallah Almanya maçı da umduğumuz gibi sonuçlanır…

arşiv

etkileşim

Add to Technorati Favorites

Kısa kısa

add mitingleri başlamış
Bu Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) hiç uslanmayacak sanırım. Adamlar zırt pırt miting yapıp duruyorlar. Herhalde bir şeyleri bahane aramak için stres atıyorlar gibime geliyor. “Atatürk ve Demokrasi Mitingi” adında miting düzenlemişler. En son geçen sene Nisan ayında “Cumhuriyet” adına mitingler yapmışlardı. Efendim vatandaşın sessiz kalmaması, siyaset yapması beni sevindiriyor. Bu düşündüğümüzü ve geliştiğimizi gösterir. Ancak bu mitinglerin ülkeyi bölmeye yönelik yapılması beni çileden çıkarıyor. Bu adamlar mitinglerde ellerine alıp Türk bayrağı sallıyorlar. İşte biz Türküz diyorlar. Peki ya siz Türksünüz de sizi desteklemeyenler Türk değil mi? Bu bayrağı bu işe alet ediyorlar. İşte hani şu “bir şeyi siyasete alet ediyorlar” diye bangır bangır bağırıyorlar ya, bu da ondan farksız efendim. Siz bayrağa bu saygısızlığı nasıl yaparsınız. Emin olun ben bayrağımı sizden daha çok seviyorum. Atatürk Türkiye’de yaşayan herkesi birleştirmeye çalışmıştı ama siz ayırmaya çalışıyorsunuz. İşte sizin “Sahte Atatürkçü Düşünceniz”. Hoş bu seneki mitingin konusu da çok başka zaten. Adamlar “ergenekon”u bahane ederek darbecileri savunuyorlar. Ben bir yerlerde demiştim bu ADD darbeci zihniyette diye ama bana o zaman ateş püskürmüşlerdi. Şimdi kendileri görsünler bakalım… (0)

wall - e
Ben oldum olası animasyonları normal filmlere tercih eden birisiyim. Animasyonlardaki o yaratıcılık, seslendirme ve konu bana her zaman cazip gelmiştir. Bir animasyon bağımlısı olarak son zanlarda seyrettiğim en güzel animasyonu, izlemeniz için öneriyorum, Wall - E. Yine robot dünyasına ait bir animasyon. :) Genel olarak iki robotun aşkını anlatıyor. Robot deyip geçmemek gerek, o kadar tatlı bir robot ki, film boyunca gülmekten kendinizi alamayacaksınız.:) Tıpkı bizim şaşkın aşıklar gibi bir robot. Filmin en sevdiğim yeri, dişi robotun elini tutmaya çalışmasıydı. O sahneyi izlediğinizde benimle aynı duyguları paylaşacağınıza eminim. :) (0)

stresli olmayı sevmiyorum
Birisi bana kendini hangi kelime ile tanımlarsın diye sorsa, herhalde “gamsız” kelimesini tercih ederdim. Aslına bakarsanız “gamsız” kelimesi beni anlatıyor gibi gözükse de “gönlü rahat” ifadesinin beni daha çok anlattığını düşünüyorum. Ben beni bildim bileli tevekkülü yol edinmişimdir kendime. Bir şey olacaksa ve biz onun gidişatına müdahale edemiyor ve sonuçlarını değiştiremiyorsak,  bırakalım olsun. Ondan en az zararla kurtulmaya bakalım. Bir sınav sonucumuzun kötü geleceğini biliyorsak mesela, üzülüp ağlamanın pek yararı yok diye düşünüyorum. Nasıl olsa elden bir şey gelmez, Allah bilir deyip kapatmak gerekiyor diye düşünürüm. Ancak bazı şeyler var ki, insan ona kafayı taktığı zaman geceleri uyuyamaz, oturduğu yerde duramaz oluyor. İnanın açık camdan aşağı atlayıp kilometrelerce yürümek istiyor. İşte ben bundan olmayı sevmiyorum. Gönlü rahat olan bir insan böyle bir şeyi kaldıramıyor. Sanırım sabretmek böyle bir gecenin sabahında hâlâ hayatta kalmak olsa gerek. (1)

atatürk'ü sevmek neredeyse suçmuş
CHP lideri Deniz Baykal, Karaburun‘da halkın içine karışmış ve lokma falan dağıtmış. Pazar yerini gezmiş falan ve bir yandan da siyasî söylemleri eksik etmemiş. Demiş ki, “Atatürk‘ü sevmek neredeyse suç.” Efendim bu ülkede yıllardır Atatürk‘ü sevmemek suç zaten. Şimdi onu sevmenin suç olduğunu kim söylüyor ? Ben hep derim, bir insanı kimse zorla sevemez. Saygı duymak başka, minnet duymak başka kezâ sevmek başkadır. Ayrıca Atatürk’ü zorla sevdirmeye çalışanlar onun bilhassa arkasına saklananlardır. Atatürk’ün doğrularını ve yanlışlarını ortaya dökün, eleştirel gözle bir bakın, o zaman bakın millet nasıl seviyor Atatürk’ü. Bu adamlar özellikle bir kısım insanı eleştirmek için, onların yanlışını bulmak için bunlar Atatürk’ü sevmiyor diye söylemlerde bulunuyorlar. Bir nevi tahrik etme yani. Ayıp ayıp. Onun için böyle “masalarında Atatürk fotoğrafları ile Atatürk’ü seven” benden beş metre uzakta gitsin. Onlar ancak Atatürk’ü lafta severler. Ezberlerler Atatürk ilkelerini, her fırsatta papağan gibi bunlar tekrarlarlar. Acaba bu ilkerlerin bir tanesinin ne demek olduğunu hiç araştırmışlar mıdır? Acaba bunların bir tanesi günümüzde artık geçerli değil deyip üzerinde fikir yürütmüşler midir? Hiç sanmıyorum. Bağnazlığın ta kendisidir bu. İşte bu sebeple Atatürkçüyüm diyen adamdan korkarım. (0)

birkaç dil bilim terimi
Üniversitede, 4. sınıfın ilk döneminde, Türkiye Türkçesi Yapı Bilgisi diye bir ders vardı. Derste sağ olsun hocamız bize birçok dil bilim terimini ezberletti. :) Biraz da olsa ilgi duyanların sıklıkla karşılaşacağı terimler bunlar.

  • Fonoloji: Ses Bilgisi
  • Etimoloji: Köken Bilgisi
  • Morfoloji: Yapı Bilgisi
  • Sentaks: Söz Dizimi
  • Filoloji: Dil Bilim ama daha çok tarihi dil metinlerinin çözümü ve tahlili.
  • Semantik: Anlam Bilgisi
  • Leksikoloji: Sözlük Bilimi
  • Stilistik: Üslûp Bilimi
  • Onomastik: Ad Bilimi
  • Fonem: Bilinçli olarak çıkarılan ve kelimelerde mânâ değişikliği yapabilen seslerdir. Mesela: “tok” ve “yok” kelimelerindeki “t” ve “y” sesleri birer fonemdir.
  • Alefon: Örnek üzerinde belirtelim, “düğün” ve “dügün” kelimelerindeki “g” ve “ğ” sesleri alefondur. “bakmağa” ve “bakmaya” kelimelerindeki “ğ” ve “y” sesleri alefondur.
  • Alamorf: Değişken şekillilik, yani varyant demektir. Mesela “-lık” ekinin birkaç farklı alamorfu vardır: -lık, -lik, -luk, -lük.
  • Vokal: Sesli harf.
  • Konsonant: Sessiz harf.
Sizin de kafanıza takılan dil bilim terimleri varsa doğru yere geldiniz. Siz sorun, ben bulayım. :) (0)

son yorumlar