Daha evvel öğretmenlik mesleğiyle yakından ya da uzaktan alakalı yazdığım yazılarda teknik olarak bu mesleğe girişin sorunları üzerine durmuştum [1][2][3]. Bu yazımda ise bu meslekte geçirdiğim 1 seneyi aşkın süreyi ve bu süreçte bu mesleğe dair düşündüklerimi henüz “aman bana ne”ciliğe düşmeden yazmak istiyorum.
Bu yazacağım yazı aslında hem sayın bakanımız Dinçer‘in söylemlerinden hareketle hem de öğretmenlik mesleğiyle ilgili medyada yer alan haberlere istinaden yazılanlardan oluşuyor. Zira hem Dinçer’in makama gelişinden bugüne “öğretmen” kavramını yerinden sarstığını, “öğretmen”in tanımını yapmaya çalıştığını, sağlam bir temele oturtmaya çalıştığını gözler oldum hem de son iki üç yıldır medyada öğretmenlik mesleğiyle ilgili onlarca haberi okur oldum.
Tezsiz yüksek lisans eğitimim sırasında değerli hocam Mustafa Gündüz‘ün bize verdiği bir makale* -ki o zaman tek düşüncemiz sınavda sorumlu olup olmadığımızdı- vasıtası ile aslında öğretmenlik mesleğinin ne olduğuyla ilgili bilinçli ya da bilinçsiz bir sorgulama içerisine girmişim. Bununla birlikte meslekte geçirdiğim 1 yılı aşkın sürenin de payı ile bu mesleğe ilişkin düşüncelerim biraz daha netlik kazandı.
Bahsettiğim makale ile ufak bir giriş yapmak istiyorum. Zira mesleğin değerini biraz daha hatırlamak yerinde olacaktır.
Tanzimat döneminde rüştiyelerin (ortaokul) açılmasıyla birlikte bu okullarda ders veren öğretmenlere ihtiyaç duyulmuş ve bu ihtiyacın giderilmesi amacıyla ilk erkek öğretmen okulu darülmuallim Fatih’te 16 Mart 1848 yılında açılmıştır. Bu okulun ilk müdürü Mecelle‘nin yazarı, tarihçi olarak da tanıdığımız Ahmet Cevdet Paşa‘dır. Cevdet Paşa, bu okulun açılmasına istinaden bir nizamname kaleme almıştır. Özetle:
1. Bu okula öğrenciler sınavla alınacak ve öğrenim süresi 3 yıl olacaktır.
2. Programın ilk dersi “Usûl-i İfade ve Talim” yani “Ders Verme ve Öğretim Yöntemi”dir.
3. Öğrenciler cerre çıkmayacaktır. Bunun yerine her öğrenciye burs verilecektir. Burslar dolgun olacaktır.
4. Mezun olan başarı sırasına göre herkes atanacaktır. Atanıp da görev yerini beğenmeyenin elinden belgesi alınacak ve bir daha öğretmenlik yapamayacaktır.
5. Mezun olup atanana kadar darülmualliminde kalacak ve maaşını alacak, bir yandan da kendini geliştirecektir.
Temelde bu maddelere göz attığımızda bu okula girişin bir şarta bağlandığı görülür. Böylece sıradan birisi öğretmen olamayacaktır. Ayrıca okulun ilk dersinin meslekî bir ders olması ile de bu garanti altına alınmıştır.
Medrese öğrencileri Recep, Şaban ve Ramazan ayında cerre çıkarlar. Yani belirli bir ücret karşılığı köyleri gezerek onlara işlerinde yardım ederler, vaaz verirler. Ahmet Cevdet’in cerre çıkmak yerine burs sistemini getirmesi ve bursun da dolgun olmasını sağlaması bu mesleğin “vakar ve temkinini” yani “saygınlığını ve ağırbaşlılığını” korumaya yönelik bir harekettir. Buradan öğretmenlik mesleğinin ne kadar kutsal bir meslek olduğu anlaşılabilir.
Paşa, öğretmenlik mesleğinin nicelik olarak değil de nitelik ele alınması gerektiğini söyler. Bu yüzden çok sayıda mezun vermek yerine az sayıda mezun vermenin nitelikli öğretmenler yetişmesine katkı sağlayacağını söyler. Bu şekilde “atanamayan öğretmen” kavramının ortaya çıkmasını engeller. Mezun olan herkes başarı sırasına göre atanacaktır. Atanana kadar da okulda kalacak ve bilgisini arttırmak için yine “maaşını alarak” çalışacaktır.
Bu yukarıda saydığım maddeler rüştiyelerin çoğalması ve öğretmen ihtiyacının artması ile birlikte gittikçe geçerliğini yitişmiştir. Çünkü darülmuallim öğretmen ihtiyacını karşılamayacak ve meslekten olmayanlar da öğretmen olmaya başlayacaktır. Tıpkı 90′larda olduğu gibi…
Sanırım yukarıdaki makale öğretmenlik mesleğinin ne kadar kutsal bir meslek olduğunu bundan 150′yi aşkın yıl önceki ispatıdır.
Yukarıda ele aldığımız konu öğretmenlik mesleğinin özünü oluşturuyor aslında. Bugün geldiğimiz noktada da hem öğretmenler mesleğinden, hem veliler öğretmenden hem de bakan öğretmenden şikayet ediyor. Biz biraz daha afaki bakarak problemlere tek tek göz atalım.
Atanamamak, atama, atanamayan öğretmenler
Sanırım bu mesleğin en can alıcı noktası burasıdır. Plansız programsız, ihtiyaçtan kat kat fazla öğretmen yetiştirmek bu sorunun temelini teşkil ediyor. Maalesef her sene 25-30 bin öğretmen alımına karşılık üniversitelerimiz 60-70 bin öğretmen mezun ediyor. Bu da haliyle öğretmen açığının her sene yığıla yığıla ilerlemesine neden oluyor. Bun geldiğimiz nokta: Yaklaşık 300 bin öğretmen atanamamış.
Bunun çözümü ne olur tam olarak bilemiyorum. Kontenjan sınırlaması mı getirilir, yoksa birkaç sene eğitim fakültelerine öğretmen adayı alımı mı yapılmaz bilmiyorum. Ancak ivedi bir şekilde çözülmesi gereken bir sorun bu. Zira 2000′den sonra mezun olan herkes bu problemi yaşamaktadır. Bununla birlikte mesleğin itibarını zedeleyen, temelde öğretmenlik mesleğine ters düşen eylemler, hattâ öğretmen intiharları bile görülebilir ki görülüyor.
Kurumun kurumsallaşması
Maalesef bugün MEB‘de en büyük problem kurumsallaşamamaktır. İşleyiş net olarak kendini göstermiyor. En basiti eş durumu özrüne hepimiz geçtiğimiz günlerde şahit olduk. Eş durumu özrünün sonuçları 30 Aralık’ta açıklanacaktı ancak daha önce nedense hesaba katılmayan sebeplerden ötürü bu atama ertelendi. 9 Ocak günü açıklanacak sonuçlar akşam 8 civarında açıklandı.
Bu tarz hareketler kuruma olan güvenin sarsılmasına neden olmaktadır. Bir çalışan, personel kuruma güven duymazsa orada rahat edemez ve ilk fırsatta oradan kaçmanın yollarını arar. Kaçamıyorsa da iş aksatır.
İğneyi başkasına çuvaldızı kendine batırmak
Sayın Dinçer, sık sık öğretmenlik mesleğinin eski saygınlığını yitirdiğinden şikayetçi olmaktadır. Bu şikayet konusunda kendisine hak veriyorum. Ancak bunun nedenleri konusunda henüz hemfikir değiliz. Kendisi problemlerin kaynağını öğretmenlerde görmekte. Ancak problem hem öğretmenden hem de idareden kaynaklanmaktadır.
Sayın bakanımızı göreve geldiği gün aldığı radikal kararlardan dolayı takdir etmiştim. Hatta senede iki defa yapılan özür durumu atamalarının senede bir defa, yazın yapılacak olması bile -işime gelmemesine rağmen- beni memnun etti. Gerekçe haklıydı: “Siz kendi çocuğunuzun öğretmeninin yıl içerisinde değişmesini ister miydiniz?” Elbette istemezdik. Ancak nedense bu gerekçe bize samimi gelmedi. Öğretmenin yıl içerisinde yer değiştirmesini istemeyen bir bakan bir okulda senede 10-15 defa bile değiştirilebilen ücretli öğretmenler -üstelik eş durumu sayısı 9300 iken ücretli öğretmen sayısı 60 bin civarında- konusunda neden hâlâ ısrar ediyor? Bırakın senede bir defa ya da iki defa değişmeyi, aynı derse giren öğretmen 5-6 defa bile değişebiliyor. Burada çelişki var sanırım.
Bakan, öğretmenlik mesleğinin özellikle zeki, çalışmayı seven bireyler tarafından seçilmesinin önemli olduğunu, bunun da öğretmenlik mesleğinin kalitesini arttıracağını söylüyor. Çok güzel bir tespit ama sizce de kuru değil mi? Elinde doktorluk, mühendislik gibi hem makam ve mevkii olarak hem kazanılan para olarak hem de özlük hakları olarak daha yüksek meslekler varken insan neden öğretmenliği seçer? Ya da öğretmenlik mesleğine olan sevgi bu diğer meslekleri seçmede saydığım faktörleri yenebilir mi? Bence çok zor.
Bir mesleğe teşvik, o mesleği cazip hale getirmeyle mümkün olur. Bunu önce gelir seviyesini arttırmayla daha sonra da özlük haklarını arttırmayla gerçekleştirebiliriz sanırım.
Sürekli ücret konusundan bahsetmek pek doğru değil. Zaten öğretmenlik mesleğini alınan ücretle kıyaslamak hiç doğru değil. Ancak bir öğretmenin maaşının hizmetli maaşından düşük olması mesleğe olan saygınlığı bir kez daha düşürmektedir.
Her mesleğin tanımı farklıdır
Medyada sürekli öğretmenlik mesleğiyle diğer memurluklar kıyaslanmakta ve öğretmenliğin “yata yata” para kazanılan bir meslek olduğu konusunda ciddi bir kamuoyu oluşturulmaktadır. Ancak bir öğretmen olarak buna şiddetle karşı çıkıyorum.
Öğretmenlik, sevilmeden yapılan bir meslek değildir. Kimi sınıflarda 40-50 kişi ile uğraşmak bazen insanın sinirlerini yıpratacak kadar zor bir iştir. Üstelik sorumluluk gerektiren bir iştir.
Meslek gereği mesai saati kavramının olması öğretmenlik mesleğini cazip ve kıskanılır hale getiriyor. Ancak davulun sesi uzaktan hoş gelir misali bir de durumu öğretmene sorun. Evde derse hazırlanmalar, eve getirilen yazılı kâğıtları, girilmesi gereken sözlü notları, okunması gereken dönem ödevleri vs. derken zaten öğretmen bir memur kadar, hatta ondan daha fazla çalışmaktadır. Hoş çalışma saatini kıyaslama yapmak pek doğru bir şey değil. Zira masa başında pişti oynamak da mesai saati kavramı içerisinde değerlendirilebiliyor bazen.
Gelelim iğneye
Yukarıda gerek idarî katı gerekse de halkı ve diğer memurları yeteri kadar eleştirdik. Biraz da kendimizi eleştirmemiz, hattâ kendimizi daha fazla eleştirmemiz gerekiyor sanırım.
Mesleğimiz gelecek nesillere etki eden, toplumu şekillendirebilen bir meslek. Bu yüzden yaptığımız mesleğin bu yönünü bazen unutuyor ve öğrencilere bırakın örnek olmayı, onların seviyesinden daha aşağı bile düşebiliyoruz.
Belki kendimiz mevzu olunca batacak iğne oldukça fazladır. Boş geçirilen dersler, ihmal edilen öğrenciler, kendimizi geliştirmeme, bananecilik vs. vs.
Öğretmenler odasında ilmî tartışmalar yapmaktan ziyade boş boş oturup, birbirine yemek tarifi vermek, sürekli futbol sohbeti yapmak belki de kendimize kızacağımız konuların başında gelir.
Panoda onca kâğıt arasından ek ders ücretinin ne kadar olduğuna dair asılan kâğıdı ilk olarak seçmek, yıl içerisinde yapacağımız işleri öncelikli olarak ek ders açısından değerlendirmek sanırım bizim ayıbımız olsa gerek.
Öğrencileri kendi çıkarlarımız için kullanmak, onlar üzerinden diğer öğretmenlerle diyalog kurmak ya da çatışmak…
Öğretmenliği sadece bilgiyi aktaran bir meslek olarak görmek ve bu mesleğin “eğitme” boyutunu hiçe saymak…
Eve erken gidebilmek için “yasal hakları” olan ayda dört defa yarım gün sevki kullanmak…
Babası, ağabeyi, amcası, dayısı tanıdık diye öğrencinin hatalarına göz yummak…
Özetle, eğitim sistemimizi düzeltmek için biz öğretmenlere büyük iş düşüyor. İdarenin olumsuzluklarına, hatalarına evet tepkimizi koymalı ama tepkimizi koyarken de “acaba biz!” gibi bir sorgulama içerisine girmeliyiz.
Bir sonraki kuşak bizim eserimiz olacak. Bunu bilip, buna göre adım atmalıyız.

3 ahkâm kesilmiş, ilkin okuyayım, sonra ben de yazarım bir şeyler
29 Ocak 2012, 02:28
Sayın hocam,
Hazır iğneyi ele almışken diyorum…
Ukalalık saymayın lütfen. Ne diye “öğretmenlik mesleği” sadece “öğretmenlik” yetmez mi? -lik eki meslek anlamı katmıyor mu? Doktorluk mesleği, tamircilik mesleği, şöforlük mesleği… Abes duruyor bence.
Yukarılar da bir yerlerde “Yaptığımız meslek” demişsiniz, bu da kulağımı tırmaladı. Bir de sanırım aceleyle sayın bakanı “taktir” etmişsiniz.
Meslek hayatınızda başarılar…
30 Ocak 2012, 23:01
Sayın Kuzeyli,
Uyarılarınız için teşekkür ediyorum.
Yazdığım yazıları ivedi bir şekilde yayımlamayı çok seviyorum. Bu sebeple yazıyı yayımladıktan sonra bir daha gözden geçirip hataları düzeltiyorum.
Ancak siz de “takdir” edersiniz ki bazen tekrar tekrar okumamıza rağmen bazı ufak hatalar gözden kaçabiliyor. Koca bir metin içerisinde bu küçük “yazım” hatalarını görememek bence dalgınlığın belirtisidir.
Yazı başlığına gelince “öğretmenlik” deseydim o zaman mesleğimin hangi noktasına değineceğim konusunda belirsizlik olurdu. Öğretmenliğin kutsallığına mı, öğretmenliğin genel tanımına mı, öğretmenlerin yaşam şartlarına mı, öğretmenlerin bilgi seviyelerine mi gibi onlarca alt başlık oluşacaktı. Ancak ben yazı içerisinde de belirttiğim gibi bizzat “mesleğin” kendisini eleştirmek istedim. “Öğretmen mesleği” diyemeyeceğime göre “Öğretmenlik mesleği” gibi daha etkili ve amaca hizmet eder bir başlık koydum.
17 Nisan 2012, 11:50
Harika bir sunum yapmışınız. Yürekten katılıyorum yazdıklarınıza.