mevlânâ ve şeb-i arûs

semazen

Beni yakından tanıyanlar Mevlânâ‘ya ne kadar hayran olduğumu, onun yaşayışından çok etkilendiğimi ve hep onun gibi bir yaşantımın olmasını istediğimi bilirler. Mevlânâ’yı anlayabilmek, onun düşünce ve imân dünyasına girebilmek o kadar da kolay bir şey değildir kanımca. Zira bugün batı dünyasının ona bakışını, onu yorumlayışını göz önüne alırsak Mevlânâ’yı anlamanın sandığımızdan daha da zor olduğunu anlarız.

Öncelikle Mevlânâ’yı iki farklı bakışta ele almak mümkün bence. Birisi fikir adamı olan Mevlânâ, öteki de imân adamı olan Mevlânâ. Bu ikisini ayrı başlık altında değerlendirmek mümkün olsa da ikisinin birbirine bağlılığı şüphe götürmez sanırım. Eğer ikisini birbirinden koparırsak, bugün batı dünyasının yaşadığı Mevlânâ sorunsalını biz de yaşamış oluruz sanırım.

Mevlânâ Allah’a olan bağlılığı ve onu hayatında uygulayışı ile tam bir Müslüman insan örneğidir. Gerek kusursuz ibadetleri, gerek örnek ahlâkı gerekse de insan ilişkilerine bakışı bize bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini  gösterir. Kısa bir ömre büyük bir yaşantı sığdıran ve aradan 800 yıl geçmesine rağmen hâlâ adından bahsettiren büyük insan Mevlânâ.

Mevlânâ’nın “yaratılan” her şeye bakışını anlamak için sanırım biraz tasavvuf bilgisi gerekiyor. Yoksa sürekli tekrarladığım gibi batılıların düştüğü hataya düşeriz. Batılılar Mevlânâ’yı hümanist olarak görür, çünkü insanı insan olduğu için seviyor adamlar. Mevlânâ ise insanı Allah yarattığı için seviyor.

Tasavvufta vahdet-i vücut anlayışı vardır. Bu anlayış mutlak tek bir varlığın doğruluğuna, gerçekliğine inanır. O da Allah’tır. Yaratandır. Diğer bütün her şey yaratılmıştır. Allah’ın yansıması yani tecellisidir. İşte bundandır ki Mevlânâ, yaratılan her şeyi Allah’tan bir parça olarak görür ve her şeye karşı derin bir sevgi besler. İşte bundandır ki sema’ ayinlerinde semazenler oturdukları yeri, minder, tuttukları nesneleri öperler. Çünkü onlara göre her şey ama her şey Allah’tan bir parçadır. Onun tecellisidir.

İnsanların anlamadığı ve “dillerde sakız” yaptığı bir söz de Mevlânâ’nın şu sözüdür kanımca:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel…

Bu sözün devamına bakmadan yorumlamaya kalkan batılılar, batılı müsteşrikler bakın Mevlânâ bile bir Hıristiyan ile ya da Yahudi ile dost olunabileceğini söylemiş, herkesle güllük gülistanlık geçinilebileceğini söylemiş falan derler. Oysa sözün devamına baktığımızda:

bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Gel, evet gel ama nasıl gel, niye gel? Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel, burada yine tövbe et. Yüz kere adam öldürmüşsen ve bundan yüz seferinde de pişman olmuşsan gel, yine tövbe et. Gel ki kurtuluş yine tövbededir. Bizim dergâhımızda kurtulmak isteyene yer vardır, gel, ne olursan, kim olursan gel…

Bizim yaptığımız da burada laf kalabalığı aslında. İnsanlar Mevlânâ’yı kütüphane dolusu kitaplarla anlatmış bitirememiş ama biz şurada yarım sayfacık yazı ile anlatıp bitirmeyi düşünüyoruz. Affola. Ben sadece rahatsız olduğum bir iki hususu dile getirmeye çalıştım.

Gel gelelim, Şeb-i Arûs‘a. Nedir bu Şeb-i Arûs?

Mevlânâ gibi Allah dostu bir insanı sanırım ölüm gibi bir duygu korkutamaz değil mi? O bütünleştiği zaman bir olacağını, onu vahdete ulaştıracağını düşündüğü ölüm karşısında nasıl bir tavır takınır sizce? Sevinir değil mi? İşte bu sevinçten dolayı Mevlânâ’nın vefaat ettiği güne Şeb-i Arûs yani “düğün gecesi” denir.  Şeb-i Arûs’un bir diğer adı da “Leyletü’l-Arûs”tur. Şeb Farsçada; Leyl de Arapçada “gece” demektir. Arûs ise düğün, gerdek anlamına gelir.

Mevlânâ için ölüm Allah’a kavuşmaktır. Ona göre herkes ölüm için ayrılık der, o ise vuslat.

“Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm”

İşte bu mühim gün münasebetiyle her yıl Konya’da 17 Aralığı içine alan bir tarihte “Şeb-i Arûs” töreni düzenlenir. Gece ve gündüz devam eden kutlamalar (düğün diyorsak kutlama da diyebliriz kanımca)da Kur’an okumaları, Sema’ gösterileri yapılır.

İnşallah bu sene Konya’ya gitmek bize de nasip olur.



mevlânâ ve şeb-i arûs” üzerine 4 düşünce

  1. Tasavvuf Edebiyatı’nın gelmiş geçmiş en önemli isimlerinden biri olan Mevlana’ya yer vermeniz çok iyi olmuş. Bu yazının üzerine diyecek çok fazla sözüm yok; ancak Tasavvuf Edebiyatı’yla ilgili aklıma ilk gelen ve çok sevdiğim bir söz var; sizin de çok iyi bildiğinizden eminim. Paylaşmak istedim:
    “Tasavvuf demir leblebidir; çok dikkat etmek gerekir.”
    Ellerinize sağlık hocam…

  2. lale
    Mevlena hazretleri tasavvuf için olduğu kadar edebiyat için de bir ruhtur diye düşünüyorum…ve bir Mevlana hayranı olarak sizi gönül rahatlığı ile Ankara Yazarlar Birliğindeki her Pazartesi saat 18:30′da başlayıp 19:45′te biten mesnevi derslerine davet edebilirim.Umarım reklama girmemiştir:)Selam ve Dua ie…

  3. Her hafta farklı hocalar geliyor,üç hoca İlahiyat fakültesinden Tasavvuf bölümünden, Farsça ve İslam Edebiyatı bölümünden, iki hocada Dil Tarih Coğrafyadan Farsça bölümünden.Malesef benimde her hafta kaçırdığım bir hoca var belki sizin zikrettiğiniz isimde o hocadır. Ama yukarıdaki bahsettiğim hocaların her hafta katıldım derslerine ve sizinde yazınızı okuyunca yararlı olacağını ve yararlanabileceğinizi düşündüm… Bu hafta İlahiyat Fakültesinden Farsça hocası ve İslam Edebiyatı hocası olacak değişiklik olmazsa…Vaktiniz varsa bekleriz:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>