Edebiyat bölümü öğrencilerinin derinlerine girdikçe farklı zevklere aşina olduğu bir alandır Klâsik Türk edebiyatı. Görünürde süslü ve anlamsız kelimelerden oluşan ve şarap gibi, kadın sevgisi gibi bir sürü saçma sapan konuları işleyen bir edebiyattır. Tabiî bu günümüz edebiyat anlayışının Klâsik Türk edebiyatına bakışını özetler. Ancak derinlerinde bir ömrün serencamını anlatan bu edebiyatımızdan ancak bilen kişilerin zevk alacağını söylemek istiyorum. O anlamını bilmediğimiz kelimelerin arkasından birazcık koşabilsek bizi ne diyarlara götürdüğüne hepimiz rahatlıkla şahit olabiliriz.
Klâsik Türk edebiyatı, imgelerin yani mazmunların edebiyatıdır. Sembollerle halleri tasvir etmenin edebiyatıdır. İşte “şarap” da bu sembollerden bir tanesidir. Günümüz insanının Klâsik Türk edebiyatındaki şarabı bugünkü şarap ile aynı zannetmeleri tamamen bu mazmunun anlamını bilmedikleri içindir. İşte Prof. Dr. Ahmet Kartal hocamızın Eski Türk Edebiyatı dersine ait ders notlarından aklımda kalanları sizlere aktarmak istiyorum.
Anadoluda benimsenen klasik tarz şiirin temelinde Horasan erenlerinin bir dünya görüşü ve hayat felsefesi olarak benimsedikleri melâmet, yani kendini insanlara hor gösterip kınandırma fikri yatar. Buna göre Allah’ı sevmek ve dindarlık asla bunu teşhir etmekle değil, gönülde yaşamakla olur. Bir kimse çevresinden dindarlığıyla taktir topladığı ve bundan zerre kadar da olsa hoşlandığı andan itibaren Allah’a değil, kendisini bu haliyle seven insanlara ibadet etme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Böyle bir duruma düşmemek için çıkar yol olarak insanların horlayacakları kıyafetlere bürünmek gibi dışı perişan gösteren ancak gönlü mamur etmeyi hedefleyen bir hayat tarzı seçildi. Kalenderilik, Bektaşilik, Mevlevilik gibi kaynaklar önemli ölçüde bu fikrin şiiri olup, eski şiirimiz kısaca böylece özetlenebilir.
Dışı harap gösterip, iç dünyayı mamur ederken gönülde oluşan olağanüstü manevî hallerin gelişebilmesinin bir şartı da bunların, ağyar yani bu duruma vakıf olmayan yabancılardan bir sır gibi saklanmasıydı. Bu yolu benimseyenler gerek içinde bulundukları halleri aynı yola girenlerle paylaşmak, gerekse de fikir ve görüşlerini yayabilmek için mutasavvıfların ve bir yandan gelişmekte olan mistik terminolojinin remiz ve sembollerinden yararlandılar. Bu sembollerden biri de gönülde oluşan ilahî sevgi ve coşkuyu en güzel şekilde remzedebilecek bir nesne olan “şarap” idi.
Bir meyvenin suyu iken mayalanan ve köpürmeye başlayan, kabına sığmayarak taşan, bulunan ve sonra da berrak bir halde durularak sükûna kavuşan, fakat asıl bu haliyle kendisine el uzatanları mest edip, kendinden geçiren bu sıvı gönülde oluşan ve insanın sükûn içinde sürüp giden hayatını alt üst eden, onu coşturup kendinden geçiren aşk haliyle büyük bir benzerlik arz ediyordu. Üstelik dinin haram kıldığı bir içeceğin adı olan böyle bir kelimenin kullanılması başkalarının bu halleri taktir etmesini ve dolayısıyla riyayı engellediği gibi kaba sofuların ve halkın kendisini kınamasına vesile olacaktı. Aynı mantıktan hareketle şaraba benzeyen bu ilahî aşkın varılacağı yere de meyhane denecekti. Nasıl meyhaneye giden bir kimsenin riya kirine bulaşma ihtimali yoksa Allah’a olan kulluğunu ve samimi sevgisini gönlünde gizleyerek başkalarına sezdirmeyen kimsenin hali de bundan farklı değildi.

4 ahkâm kesilmiş, ilkin okuyayım, sonra ben de yazarım bir şeyler 
kategoriler
anlık takip
27 Nisan 2008, 10:43
Bilmeyene sözüm yokda, bir de bazı edebiyat hocaları Osmanlı’yı ayyaş göstermek için bilerek bu yanlışı yapıyorlar ya…
28 Nisan 2008, 23:29
“Şarabı lebinden nûş eden âşık
Ne gezer mescitte dem haneler var
Onun için bize olmaz erişik
Almış nasibini divaneler var.”
(Erzurumlu İbrahim Hakkı)
Bu beyitin açıklmasını mükemmel yazmış ve gene toplum tarafından yanlış bilinen bir konuya çok güzel parmak basmışsın. Tebrik ve teşekkür ederim.
1 Mayıs 2008, 19:48
Sun sagarı saki bana mestane disünler
Uslanmadı gitdi gör o divane disünler…
25 Mayıs 2008, 15:48
[...] evvelki yazılarımda Klâsik Türk edebiyatının günümüzde yanlış anlaşıldığını ve özellikle bazı kesimin [...]