Aslında yazacaklarımı ve yazdıklarımı öykü formatında yazmayı istemişimdir hep. Söyleyeceklerim öyle sıradan, süssüz şeyler olmasın demişimdir. Hattâ hayatımın bir deminde daktilo kullanmışlığım bile vardır. Belki birkaç gün belki de birkaç ay. Ancak elim değmiştir o alete. Bilgisayar ile aramda henüz yeni yeni bir bağ oluşurken daktilonun o eşsiz “tık tık” sesinin insana ilham verdiğini ta o zaman keşfettim ben. Harflere bastıkça yazacaklarınızın ardı arkası kesilmiyor. Ve o an anlıyorsunuz büyük yazarların ne hissettiklerini, yazmanın ne hissettirdiğini.
Biz edebiyat teorisi dersinde bir yazma tekniği görmüştük. Tam olarak adını hatırlayamıyorum şu an. Hattâ Peyami Safa, Yalnızız romanında bunu sık sık kullanmıştı. Tamam hatırladım şimdi, “bilinç akışı tekniği”. Bu teknik ile yazar aklın a o an gelen her şeyi kâğıda geçiriyor. Sonradan düzeltme ihtiyacı falan da hissetmiyor. Genelde romanda karakter iç hesaplaşmaları bu şekilde yaşıyor. Yalnızız romanında da romanın esas karakterlerinden birisi olan ve romanda sık sık iç hesaplaşma yaşayan Meral’in konuşmalarında da bu taktiği kullanmış Safa. Eğer romanı pür dikkat okuyorsanız ve gerçekten hissediyorsanız, yazarın bu taktiği kullandığını hissedebiliyorsunuz. Zira roman karakteri sizinle konuşur gibi oluyor. Evet, uzunca bir edebiyat dersinin ardından kendime geçeyim yine. Zira bencilce de olsa burası benim günlüğüm değil mi?
Ben yazı yazarken sanırım bu taktiği kullanmayı seviyorum. Cümlelerimi düzeltmeyi, anlatım bozukluklarını ve hattâ imlâ hatalarını dahi düzeltmeyi pek sevmiyorum. Çünkü yazdığım yazıdan bir şeyleri kötü diye sonradan çıkarmak istemiyorum. Samimiyetimi azalttığını düşünüyorum. Belki de bu yüzden hiç öykü yazmaya çalışmadım. Ya da yazmaya çalıştığımd bu öykü bir ya da en fazla iki paragrafın üzerine çıkamadı. Ancak bir edebiyatçı olarak ve yazar olmayı hayal eden birisi olarak bir öykü yazamamanın ıstırabını da yer yer duymuyor değilim. Neyse, ben de şimdilik içimdekileri yarı öykü, yarı deneme ve yarı hatırat türünden destek alarak anlatırım, ne yapayım.
Son günlerde büyüdüğümü hissediyorum. İçinizden belki eşek kadar oldun, daha ne büyümesi gibi düşünceler geçirenler olabilir, hak veriyorum. Ancak insan bazen bazı durumlarda büyüdüğünü gerçekten hissedebiliyor.
Büyümeyi anlamanın nasıl bir duygu olduğunu anlatmayacağım size. Zira bunu yaşamadan da anlamayacağınızı düşünüyorum. İnsan büyürken yalnız olduğunu hisseder. Kalabalıklar içerisinde yalnız. Aile içerisinde yalnız, arkadaş yanında yalnız. Bazen aynaya baktığı zaman dahi yalnız hisseder kendini. Karşılaştığı sorunlar, yaşadığı zorluklar onu büyümeye sevk etmiştir. Yaşının üzerindeki bir insanın kaldırabileceği sıkıntılarla hem de bir anda karşılaştığı zaman insan büyüdüğünü hissediyor. Hani bu rüyanızda birisi ağzınızı kapatır ama siz çığlık atarsınız. Hemen önünüzde anneniz ya da babanız durur, ama siz attığınız o çığlıkla sesinizi duyuramazsınız ya. Belki o duygulardan bir tanesidir büyümek. Çığlık atmak istersiniz, ancak atamazsınız. Bunun tezatını en iyi yaşayan dostlardan birisi sanırım Suskun‘dur. Her yazımda ona atıfta bulunmayı alışkanlık haline getirdim belki ancak onun yazılarını okuduğum zaman bağırmak isteyen ancak bağıramayan birisi olduğunu hissediyorum. Belki de ondan Vaveyla‘dır sitesinin adı değil mi ?
İnsan kalabalıklar içinde bir başına kaldığı zaman hayal ettiğini yaşamak istiyor. Bir dağ köyünde olmak, sabah uyandığında o oksijeni ciğerlerinin en ücra köşesine kadar çekmek istiyor. Sonra spor kıyafetlerini giyip koşu yolunda biraz koşmak, sonra eve gelip güzelce bir banyo yapıp şöyle tereyeğ-bal eşliğinde kahvaltı yapmak istiyor. Hem de o tahtadan evin, tahtadan balkonunda. Yanına da güzel bir bardak çay… Belki duygusal birisi olduğumdan yaşıtlarım gibi Antalya, ya da Bodrum gibi cıvıl cıvıl yerlerde tatil yapma özlemi duymuyorum hiç. Benim gezdiğim yerlerde, benim soluduğum yerlerde yapay hayatlar olmamalı. Her şey, ama her şey en safından olmalı. İnsanların size hizmetleri cebinizde para ile sınırlı kalmamalı. Belki insanlardan bu derece soğuduğumdan, onlara kolay kolay güvenemememden böyle konuşuyor olabilirim, ancak ne fark eder ki. Bu sonucu değiştirmiyor değil mi ?
Bazen artık büyümenin, duygusal değil güçlü olmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Ne olursa olsun üzücü şeyler karşısında güçlü olmalı ve “umursamamalısın” diyorum kendi kendime. Çoğu zaman da bunu başarıyorum. Ancak an geliyor ki ufak bir şey bile beni yerle bir etmeye yetiyor. Hemen o güçlü adam modundan çıkıp bir acizlik dönemi başlıyor. İnsan aciz olduğunda sokakta maç yapan çocuğun gözünde dahi o yardımı istiyor değil mi? İnsan acizken çöp kovasından yemek toplayan kedilere dahi bakıp ağlayabiliyor. Ya da insan acizken daha bir duyarlı oluyor. Daha bir etrafına bakıp algılıyor her şeyi…
Uzunca bir iç dökme merasimi geçirdik doğrusu değil mi? Bazen bu kadar karışık ve bu kadar her şeyi yazmayım diyorum kendi kendime. Açayım başka bir günlük, adım sanım bilinmesin, yazayım orada her şeyi diyorum. O zaman da yaptığım işe sadık kalmayacağımı düşünüyorum. Ne de olsa bu günlük ve ben de günlük tutuyorum değil mi? Adım, sanım belli. Hem diyorum madem yazar olmak istiyorum ve yazdıklarımın samimi olmasını istiyorum, herçekten hissettikleimi yazmak istiyorum, o zaman varsın kalbimden çıkıp, dilimden dökülen her şey kaydolsun bu günlükte…
Son olarak da sizlerle bir şarkıyı paylaşmak istiyorum. Podcast ya da buna benzer bir müzik dinletme eklentisi kuramadım henüz. Ancak adresi vereyim, siz indirin onu bir güzel dinleyin. Güzel bir keman taksimi diyelim. Beğeneceğinizden adım gibi eminim.
yalnız iki yoldaş uyanık,
biri ben, biri de serseri kaldırımlar…


kategoriler
anlık takip