Kaan Fakılı
  • anasayfa
  • kim bu kaan?
  • bana ulaşın
  • takip ettiklerim
  • ziyaretçi defteri
  • projeler

Hâsılım yoh ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında fenâdan gayrı (Fuzûlî)
Rss Aboneliği
Rss Nedir
Eki
10

dinle neyden

Kategori: sinema | 1 ahkâm kesilmiş

dinle neyden

Hz. Mevlânâ‘nın doğumunun 800. yılına atfederek hazırlanan “dinle neyden” filmi 10 Ekim’de sinemalara girecek(ti). Sinemalara girip girmediğini bilmiyorum ama bu filmin gerçekten izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum. Mevlânâ’ya hayran olduğum için sanırım onunla ilgili olan her şey benim ilgimi çekiyor. Bu film de onun anısına yapılmış olduğu için bir hayli hoşuma gitti doğrusu. Filmin hikâyesini okuduğumda Mevlânâ ile ilgili pek bir şeye rastlamadım. Mevlânâ döneminde yaşayan ve saraya mensup olan iki genci ve gençlerin ilişkisine tanık olan bir Mevlevî dervişinin mistik dünyaını anlatıyormuş film. Tam olarak neyi, nasıl anlattığını ben de bilmiyorum. Ancak tanıtım filmini (fragman) izledim, epey hoş olmuş. Gerçekten de mistik bir film olmuş. Tanıtım filminde söylenen şu sözler özellikle hoşuma gitti:

iki yol vardır, uzun olanı kitaplardan geçer; kısası sevgiden…

2006 yılında yapılmaya başlanan film 2008 yılında tamamlandı. Jacques Deschamps ‘ın yönetmenliğinde çekilen filmin oyuncuları ise şu kişiler: Ahu Türkpençe, Alican Yücesoy, Emin Olcay, Metin Hara, Lale Mansur, Jean Benguigui, Burhan Öçal, Altuğ Yücel, İsmail hakkı, Taner Ertürkler, Jean Gabriel Nordmann, Gülşah şahin.

Unutmadan; filmin adı ise Mesnevî’nin, Mevlânâ tarafından bizzat yazıya dökülen 18 beytinin ilk mısraının ilk iki kelimesinden alınmış…

Dinle neyden kim hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede

…

Yazar: Kaan Fakılı | 1 ahkâm kesilmiş »

Eki
01

mevlânâ ve şeb-i arûs

Kategori: tasavvuf | 1 ahkâm kesilmiş

semazen

Beni yakından tanıyanlar Mevlânâ‘ya ne kadar hayran olduğumu, onun yaşayışından çok etkilendiğimi ve hep onun gibi bir yaşantımın olmasını istediğimi bilirler. Mevlânâ’yı anlayabilmek, onun düşünce ve imân dünyasına girebilmek o kadar da kolay bir şey değildir kanımca. Zira bugün batı dünyasının ona bakışını, onu yorumlayışını göz önüne alırsak Mevlânâ’yı anlamanın sandığımızdan daha da zor olduğunu anlarız.

Öncelikle Mevlânâ’yı iki farklı bakışta ele almak mümkün bence. Birisi fikir adamı olan Mevlânâ, öteki de imân adamı olan Mevlânâ. Bu ikisini ayrı başlık altında değerlendirmek mümkün olsa da ikisinin birbirine bağlılığı şüphe götürmez sanırım. Eğer ikisini birbirinden koparırsak, bugün batı dünyasının yaşadığı Mevlânâ sorunsalını biz de yaşamış oluruz sanırım.

Mevlânâ Allah’a olan bağlılığı ve onu hayatında uygulayışı ile tam bir Müslüman insan örneğidir. Gerek kusursuz ibadetleri, gerek örnek ahlâkı gerekse de insan ilişkilerine bakışı bize bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini  gösterir. Kısa bir ömre büyük bir yaşantı sığdıran ve aradan 800 yıl geçmesine rağmen hâlâ adından bahsettiren büyük insan Mevlânâ.

Mevlânâ’nın “yaratılan” her şeye bakışını anlamak için sanırım biraz tasavvuf bilgisi gerekiyor. Yoksa sürekli tekrarladığım gibi batılıların düştüğü hataya düşeriz. Batılılar Mevlânâ’yı hümanist olarak görür, çünkü insanı insan olduğu için seviyor adamlar. Mevlânâ ise insanı Allah yarattığı için seviyor.

Tasavvufta vahdet-i vücut anlayışı vardır. Bu anlayış mutlak tek bir varlığın doğruluğuna, gerçekliğine inanır. O da Allah’tır. Yaratandır. Diğer bütün her şey yaratılmıştır. Allah’ın yansıması yani tecellisidir. İşte bundandır ki Mevlânâ, yaratılan her şeyi Allah’tan bir parça olarak görür ve her şeye karşı derin bir sevgi besler. İşte bundandır ki sema’ ayinlerinde semazenler oturdukları yeri, minder, tuttukları nesneleri öperler. Çünkü onlara göre her şey ama her şey Allah’tan bir parçadır. Onun tecellisidir.

İnsanların anlamadığı ve “dillerde sakız” yaptığı bir söz de Mevlânâ’nın şu sözüdür kanımca:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel…

Bu sözün devamına bakmadan yorumlamaya kalkan batılılar, batılı müsteşrikler bakın Mevlânâ bile bir Hıristiyan ile ya da Yahudi ile dost olunabileceğini söylemiş, herkesle güllük gülistanlık geçinilebileceğini söylemiş falan derler. Oysa sözün devamına baktığımızda:

bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Gel, evet gel ama nasıl gel, niye gel? Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel, burada yine tövbe et. Yüz kere adam öldürmüşsen ve bundan yüz seferinde de pişman olmuşsan gel, yine tövbe et. Gel ki kurtuluş yine tövbededir. Bizim dergâhımızda kurtulmak isteyene yer vardır, gel, ne olursan, kim olursan gel…

Bizim yaptığımız da burada laf kalabalığı aslında. İnsanlar Mevlânâ’yı kütüphane dolusu kitaplarla anlatmış bitirememiş ama biz şurada yarım sayfacık yazı ile anlatıp bitirmeyi düşünüyoruz. Affola. Ben sadece rahatsız olduğum bir iki hususu dile getirmeye çalıştım.

Gel gelelim, Şeb-i Arûs‘a. Nedir bu Şeb-i Arûs?

Mevlânâ gibi Allah dostu bir insanı sanırım ölüm gibi bir duygu korkutamaz değil mi? O bütünleştiği zaman bir olacağını, onu vahdete ulaştıracağını düşündüğü ölüm karşısında nasıl bir tavır takınır sizce? Sevinir değil mi? İşte bu sevinçten dolayı Mevlânâ’nın vefaat ettiği güne Şeb-i Arûs yani “düğün gecesi” denir.  Şeb-i Arûs’un bir diğer adı da “Leyletü’l-Arûs”tur. Şeb Farsçada; Leyl de Arapçada “gece” demektir. Arûs ise düğün, gerdek anlamına gelir.

Mevlânâ için ölüm Allah’a kavuşmaktır. Ona göre herkes ölüm için ayrılık der, o ise vuslat.

“Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm”

İşte bu mühim gün münasebetiyle her yıl Konya’da 17 Aralığı içine alan bir tarihte “Şeb-i Arûs” töreni düzenlenir. Gece ve gündüz devam eden kutlamalar (düğün diyorsak kutlama da diyebliriz kanımca)da Kur’an okumaları, Sema’ gösterileri yapılır.

İnşallah bu sene Konya’ya gitmek bize de nasip olur.

Yazar: Kaan Fakılı | 1 ahkâm kesilmiş »

Ağu
15

biz madde ikliminin köleleriyiz

Kategori: sevgili günlük | 6 ahkâm kesilmiş

Aslında uzun zamandır madde ve mânâ ile ilgili aklımda tasarladığım şeyleri yazıya dökmeyi düşünüyordum. Ancak bugün gördüğüm ve hissettiğim şeyler bardağı taşıran son şeyler oldu ve yazma isteğinden kendimi alıkoyamadım.

Bugün birkaç hususî işlerimden dolayı bir iki arkadaşla birlikte sabah saat 10-10.30 gibi Eskişehir‘e doğru yola çıktık. Güzel ama yakıcı ve yorucu bir yolculuğun ardından 12.50 sularında Eskişehir’in girişine ulaştık. O sırada ben camdan kafamı çıkarıp gökyüzüne baktığımda güneşin açısını fark ettim ve hemen sağda müsait bir camiye çek, Cumayı eda edelim dedim. :) Eskişehir‘in girişinde, giderken sağda, dönerken solda bulunan ve böyle dışarıdan tarihî gibi görünen ufak camiide namazı kılalım dedik. Arabadan inip caminin avlusuna doğru giderken kapıda A4 kâğıda basılmış bir yazı dikkatimi çekti. Yazıda özetle, arabanızın içerisinde değerli bir eşya bırakmayın buralarda hırsızlık olayı fazla yazıyordu. Biz de tekrar arabaya döndük ve cüzdanımızı falan bir çantaya koyup yanımızda aldık. Ben tabiî yeni aldığım ayakkabılarımın -gıcır gıcır- çalınma korkusu ile yandım durdum namaz boyu :)

Eskiden camiler çok güzel olurdu. Hele biz küçükken cuma namazları bir başka güzel olurdu. Çocuk yüreğimizin saflığı ile kılardık namazımızı. Belki namaz kılarken arkadaşımıza bakmak en büyük eğlencemizdi ama en büyük günahımızdı da. Ne sırtımızda bir servet sokardık içeri, ne mal düşünürdük, ne mülk düşünürdük ne de plân proje vardı kafamızda. İşlediğimiz en büyük günah, yanımızdaki arkadaşımıza bakıp kıs kıs gülmekti. Aradan yıllar geçti, biz büyüdük, şimdi camiiye girerken maddeye dair ne varsa kalbimizde, elimizde götürüyoruz. Namaz kılarken aklımızda o günün plânını yapıyoruz. nasıl para kazanacağımızı, nerede işe gireceğimizi düşünüyoruz. Nerede tatil yapacağımızı, kimle nerede sürteceğimizi düşünüyoruz. Ya da aklımız raftaki ayakkabımızda oluyor, acaba çalacaklar mı diye…

Şimdi düşünüyorum da, camiye arınmak için girerken bile bin bir dünya malı ile giriyoruz, acaba gündelik yaşamımızda neler yapıyoruz değil mi? Ne tür günahlara batıp çıkıyoruz. Hiç samimi değiliz azizim, hiç hem de. Diyanet’in atadığı imam deseniz hak getire. Hiç mi hitabet yeteneği olmaz bu imamlarda. Buna bilgisayar çıktısı ile verilen vaazları, hutbeleri hiç mi hutbeden evvel bir iki kez okumaz bu imamlar. Tamlama bozuklukları, tonlama hataları, kesik kesik cümleler… Hele bir de bu adamların sayfayı katlama şekli hep aynıdır. Yukarıdan aşağı doğru değil de sağdan sola doğru ikiye katlarlar. Haliyle bir bölümden diğer bölüme geçerken kelime bölünmüşse orada takılırlar ve tonlamayı hatalı söylerler. Zaten Cuma vaazları merkezî yayın ile verimeye başladı başlayalı vaaz dinlemeye gitmez oldum. Bir adam gözümün içerisine bakmadan konuşursa ne kadar inandırıcı olur ki değil mi?

Hayatımız hep madde üzerine kurulu fark edebiliyor musunuz_ Mânâya dair hiçbir şey yok. Her şey ama her şey madde. Kalbimizi arındıralım, Allah’a ibadet etmek için camiye gidelim diyoruz, orada da dünya hayatı bizimle birlikte geliyor. Dua ediyoruz onda da samimi değiliz. Samimi olmak için dua ediyoruz, onda bile samimi değiliz…

Güncelleme: Size söylemeyi unuttuğum bir şey daha var. Sabah evden çıkarken banyo yaptığım için abdestli sayılıyorum biliyorsunuz. Camiye girerken oh ne güzel abdestim var diye gidip şadırvanda, ayakkabıları çıkarıp bir abdest almadık. Sonra namazın ortasında yolda gelirken uyuduğumu hatırladım. :( Üşengeçliğimden dolayı namazı abdestsiz kılmış oldum kısaca. Allah kabul eder inşallah.

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…
Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim….

Yazar: Kaan Fakılı | 6 ahkâm kesilmiş »

12»
Reklam Alanı Reklam Alanı
  • kategoriler

    • bilişim
    • denemeler
    • dil bilim
    • garnitür
    • kısa kısa
    • kitap
    • klasik türk edebiyatı
    • mühim meseleler
    • sevgili günlük
    • şiir
    • sinema
    • tasavvuf
    • türkçe
  • son yorumlar

    • gazi üniversitesi tezsiz yüksek lisans sonuçları  (125)
      Kaan Fakılı, Nihal Kırmaz, Nevra Yeni, Kaan Fakılı, Nevra Yeni, Nihal Kırmaz [...]
    • edebiyat mezunlarına umut ışığı  (2)
      İsa Sarı, Erkan Hirik
    • üniversite mezunlarına sınav rehberi  (10)
      Yeşim Aydoğdu, Kaan Fakılı, deniz, Kaan Fakılı, deniz, Kaan Fakılı [...]
    • 2008 kaşgarlı mahmud yılı  (7)
      Saliha Kuşoğlu, kevser şimşek, dilek akman, ali mert, Savalan, kaan [...]
    • dinle neyden  (1)
      Eylos
    • somut ve soyut nedir; somutlama ve soyutlama nasıl yapılır  (38)
      evrim seçkin, esra yurtbay, gökçe pehlivan oğlu, Kaan Fakılı, nagehan aytekin, furkan [...]
  • son yazılar

    • edebiyat mezunlarına umut ışığı
    • dinle neyden
    • papa: kriz ilahi bir uyarı
    • gözbebeğim
    • 13 bin sözleşmeli öğretmen atanacak
    • üniversite mezunlarına sınav rehberi
    • latin1′den latin5′e geçiş
    • mevlânâ ve şeb-i arûs
    • dolmasından baklavasına bayram havası
    • iPhone nedir ne değildir
  • ekmek teknesi

    • çiçekçi
    • çiçek siparişi
    • Lida
    • metin2
    • oyun hileleri
    • fx15
    • youtube
    • Gömlek
    • Burun estetiği
    • plastik cerrahi
    • müzik indir
    • Firmalar
    • oyunlar
    • evden eve nakliyat
  • benden

    • edeb yâ hû edebiyat
    • anadilim türkçe
  • anlık takip

    © Kaan Fakılı