Not: Sona yazmam gereken notu başa yazdığım için üzgünüm. Bunu mecburiyetten yapıyorum. Zira yazımın başlığını ve ilk birkaç satırını okuyup beni kâfirlikle suçlayanlar sık sık oluyor. O yüzden şimdiden bu yazının “ironik” bir üslûpla ele alındığını belirtmekte fayda var. Lütfen kalp sağlığınızdan endişe ediyorsanız ya da anlayış problemi yaşıyorsanız yazının devamını okumayın…
Elbette başlık her zamanki gibi, yazacağım yazıya göre biraz daha iddialı oldu. Ancak belki de yazımın içeriğini az çok anladığınızda yerinde bir başlık kullandığımı göreceksiniz.
Öncelikle tek tanrılık ya da çok tanrılık kavramına bir açıklık getirmek istiyorum. Tabiî bu açıklığı getirirken hepimizin ilköğretim ve ortaöğretimde okuduğu lise kitaplarındaki beşerî ve ilahî dinler gibi bir tasniften hareket etmeyeceğim. Aksine alışılmışın dışında bir tasnif yapmış olacağım. Her ne kadar bu tasnifin daha evvel yapılmış olma ihtimali olsa da şu an yaptığım şey tamamen kendi yazımdan yaptığım bir çıkarımın neticesidir.
Adından da anlaşılacağı gibi bu iki kavramın (tek tanrılı-çok tanrılı) temel farkı, isimlerin başındaki sayı belirten sıfatlardır. Birisi “tek”, öteki ise “çok”, yani birden fazla anlamına gelen bir sıfattır. Teklik ya da çokluğun ne olduğu hususunda da tekliğin eşi ve benzeri olmayanı, çokluğun ise bir şeyden birden fazla olduğunu ifade ettiğini söylemeliyim. Tek tanrıya inanan, hepimizin aşina olduğu gibi yaratıcının tek olduğu, varlığın ve yokluğun, başlangıcın ve sonun o olduğu tanrıdır. Temelde takıldığımız nokta tek tanrılık değil aslında, çok tanrılık.
Çok tanrılık belki de hepimizin “Çağrı” gibi filmlerden de bildiği gibi “putperestlik” olmasa gerek. Bu emin olun kaba bir ifade olur. Hele ki zihnimdeki çok tanrılık kavramının yanına bile yaklaşamaz.
Çıkıntı yapmak istemem ama burada hemen bir yere atlamak istiyorum. Biliyorsunuz ki bizim tek tanrımızı Nietzsche bundan ortalama 130 yıl evvel “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında “God is dead!” ya da “Tanrı öldü!“ sözüyle öldürmüştü. Acaba Nietzsche’nin öldürdüğü tanrı kimdi?
Kendi camiamdaki inançtan yani Müslümanlıktan hareketle söylemek gerekirse “Allah“ı mı öldürmüştü Nietzsche? Ya da Hıristiyanın God‘ını mı? Ya da İsrailoğulları’nın Yahve/Yehovası‘nı mı ? Ya da bir başka dinin kendi kutsal dillerine has tanrısını mı? Ne fark eder ki…
Buradan tekrar mevzuya geçeceğim ve yazının sonunda Nietzsche’nin öldürdüğü Tanrı’dan bahsedeceğim.
İnandığımız tanrıyı hangimiz görebildik bugüne kadar? Hangimiz gözlerimizi kapattığımızda tanrımız karşımızda durdu, ya da açtığımızda. Hangimiz bir eşya taşırken “Şunun ucundan bir tutar mısın?” dediğimizde gelip ucundan tuttu. Ya da hangimiz tanrı ile oturup sohbet ettik. Bunların hiçbirisinin mümkün olmadığını tabii ki ben de biliyorum. Zira bize tanrının somut olmadığını İbrahim göstermedi mi? Yıldıza, aya, güneşe koşmadı mı “Tanrı”m diye. Sonra fark etmedi mi tanrısının gözle göremeyecek kadar soyut, elle tutamayacak kadar hissî, tasvir edilmeyecek kadar hayalî olduğunu.
İşte hangimizin tanrısı birbirinin aynısı? Hangimizin zihnindeki tanrı tasavvuru birbirini tutuyor? Sizin zihninizdeki tanrı ile bendeki tanrı bir mi acaba? Ya da sizin tanrınızın kızdığı bir şeye benim tanrım kızar mı? Hangimizin tanrısı daha affedici, hangisi daha sinirli ve hangisi daha şefkatli? Her birimizin tasavvur ettiği tanrı birbirinden farklı değil mi? Sizin tanrınız gaddar, asan, kesen iken benim tanrım, affedici, merhamet edici olabilir. Bu yüzden aynı tanrıya inanmadığımızı düşünüyorum. Her birimizin tanrısı farklı farklı.
Sizin tanrınız için haccın belli bir mevsimi var, bir başkasının tanrısı için yılın her günü hacc olabilir. Ya da birisinin tanrısına göre yüzmek suyu israf etmek iken, bir başkasının tanrısına göre sünnet olabilir.
- Belki buradan hareketle geleceğim nokta daha acı bir nokta olabilir. Ve eminim ki yazının ruhaniliğine gölge düşürecektir. Ancak özellikle bunlar için bu yazıyı yazdığım düşünülürse gelmeden yapamayacağım da rahatlıkla anlaşılır. -
Kimilerinin tanrısı kendine inanlanların çabalamadan herhangi bir makam mevkiye gelmesini onaylayabilir, bu makama mevkiye gelmek için milyonlarca kişinin isteklerini, azimlerini, çalışmalarını görmezden getirtebilir ama maalesef benim Tanrı’m buna müsade etmeyecektir.
Kimilerinin tanrısı, inancın, sadece kafaya takılan bir bez, günün beş farklı vaktinde elleri yere koyup koyup kaldırmak olduğunu, ancak bir başkasının hakkının yenmesinin olmadığını söyleyebilir.
Kimilerinin tanrısı, milyonlarca insanın alın teri dökerek, milyarlarca lira masraf yaparak girdiği bir sınavda soruların kendi seçtikleri F tipi güvenlik elemanları aracılığıyla çalınıp, kendi yüzlerce üyesine verilmesine müsade edebilir.
Maaleef ben bu noktada çok tanrılı dine inandığımı açık yüreklilikle söylemek istiyorum.
Benim inandığım tanrı bana hiçbir insanın hakkını hiçbir şekilde yememeyi, sebebi her ne olursa olsun bir başkasının hakkına girmemeyi, yine sebebi her ne olursa olsun “hırsızlık” yapmamayı, yalan söylememeyi, vs. vs. emredendir. Bu yüzden benim tanrımın sizin tanrınızla hiçbir alakası yoktur.
Ve belki ben bugün, Nietzsche ile ortak hisli bir bağlantı kurup sizin zihninizdeki pasif, uzak duran tanrınızı öldürdüm! Ve belki Nietzsche’den ayrıldığım nokta bu ki, yerine tamamen hayatımın her alanında etkin, 24 saat beni bir şekilde izleyen, ağzımdan çıkan her şeyi not ettiren, şaka yollu da olsa işlediğim her kusuru yazdıran bir Tanrı koydum.
Ve korkarım ki beyler/bayanlar, benim tanrım sizin tanrınızı döver!





son yorumlar
anlık takip