Suriye Meselesi

Son günlerde gerek öğrencilerimle yaptığım sohbetlerde, gerek haberlere yapılan yorumlarda gerekse dost meclislerinde Suriyeliler konusuyla ilgili acımasızca yapılan yorumlara şahit oldum. Üzülerek belirtmeliyim ki “köpeklere mama vermenin Suriyelilere yemek vermekten daha kıymetli” olduğunu düşünenleri bile gördüm. Bu tarz yorumları gördükçe insanlığımdan utanır oluyorum.

Bugün ülkemizdeki en büyük problem sanırım Suriyeliler meselesidir. Onların ülkemize alınması konusunda plansız, programsız hareket edildiğini kimse inkâr edemez. Ülkemize geldikten sonra ciddi -özellikle sosyolojik- sorunlarla karşılaştığımız da inkâr edilemez. Bu sorunun ivedilikle çözülmesi gerektiği de inkâr edilemez. Ancak bu olaya yaklaşırken biraz empati yapmayı da denemek gerekiyor.

“Savaş gören bir toplum” olmanın ne olduğunu 1922 sonrası doğanlar olarak hiçbirimiz bilemeyiz. Gece yatağa yattığımızda uykumuzun en derin yerinde bomba sesleri ile irkilerek uyanmanın ne demek olduğunu, bakkala ekmek almaya giden babamızın, ağabeyimizin veya kardeşimizin ölüm haberini almanın ne demek olduğunu, evleri -haklı veya haksız- birçok farklı kesim tarafından zamansız basılıp çocuğumuzun, eşimizin gözlerimizin önünde katledilmesinin ne demek olduğunu bilemeyiz. İşte bu sebeple onları anlamamız ve bu durumu çözüme kavuşturma aşamasında bunları da göz önünde bulundurmalıyız.

Unutmayalım, barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer. (Croesus)

Read More

Nükleer Santrale “Evet”

Son günlerde ülke gündemini meşgul eden bir konu var ki özellikle videolar ile vs. epey ilgi çekiyor: Nükleer Santral.

Toplum her konuda olduğu gibi nükleer santral konusunda da ikiye ayrılmış durumda. Bir kısım evet derken diğer bir kısım da hayır diyor. Tabii bu evet ve hayırın önemli bir kısmının siyasi fikir akımlarına kapılma olduğunu düşünüyorum ancak yine de bilinçli olan bazı vatandaşlarımız mantıklı sebeplerle evet ve hayır diyebiliyor. Lafı hiç uzatmadan belirteyim ki ben de nükleer santrale evet diyorum. Tabii haklı sebeplerle.

1. Bugün dünya siyasetine ve ekonomisine yön veren ülkelerin hemen hepsinde yirmişer otuzar tane nükleer santral mevcut. Hepsi de bizim “ileri teknoloji” ile donatılmış gördüğümüz ülkeler. Cep telefonları, tabletler, bilgisayarlar, televizyonlar ve arabalar ithal ettiğimiz ve kolay kolay yakalayamayacağımız bir teknolojik gelişmişlik düzeyi olan ülkeler. Ne hikmetse bu ülkelerin hepsinde nükleer santral var ve hayatın olağan akışı içerisinde yer alıyor. Ancak Türkiye gibi gelişmekte olan ve daha doğrusu “Müslüman” olan ülkelere gelince nükleer santral felaket getiriyor. Dünyada 443 tane nükleer santral var ve İran hariç içerisinde bir tane bile Müslüman ülke yok. Sizce bu tesadüf mü? (Kaynak: http://www.iaea.org/pris/ )

2. Nükleer santral, herhangi bir patlama esnasında binlerce kilometrelik bir alana zarar veriyorsa, Türkiye’nin doğu sınırına 16 km’lik bir uzaklıkta olan Ermenistan’daki, İstanbul’a sadece 400-500 km uzakta olan Avrupa’daki, 800-900 km uzaklıkta olan Ukrayna ve Rusya’daki diğer santraller patladığında veya zarar gördüğünde Türkiye zarar görmez mi?

3. Nükleer faaliyete karşı çalışmalar yürüten “sözde çevreci” X grubunun aslında paranın tillahı olan; Iphone 6’larından, Note 4’lerinden, deri koltuklarından ve lüks binalarından dünyanın dört bir yanındaki ülkelere emir yağdıran bir ŞİRKET olduğunu bilmiyor musunuz?

4. Yukarıdaki maddelerin hepsini geçtik diyelim, elbette temiz, yaşanacak, yeşile doyacağımız bir gelecek hepimizin hakkı ve hepimiz bunu ölesiye istiyoruz. Hepimizin hayali müstakil, bahçesinde envai çeşit meyve ağacı olan evlerde oturmak. Peki kaçımız gidip köydeki toprağa ayak basıyor? Kaçımız gidip de tarlada çalışıyor? Ben yeşili isterken samimi olmadığımızı ve sadece ROMANTİK ANADOLUCU olduğumuzu düşünüyorum. Sanırım Çankaya’da 1-2 trilyonluk lüks dairelerinde oturup halkçı olmaya benziyor bu ne dersiniz? :)

5. Kaçımız bugün telefondan ve bilgisayardan, hatta evimizin tavanına döşediğimiz spot ışıklardan ve hattâ AVM’lerden vazgeçebilir? Vazgeçtiğimiz an nüklere hayır diyeceğim.

Sevgiler.

Read More

Levent Özkara: Değerli Dostumuz, Ağabeyimiz, Meslektaşımız ve Mesai Arkadaşımız

levent özkara
levent özkara

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız (AA)

Her dönem olduğu gibi bu dönem de dönem sonu telaşı ile bitecekti. Yazılılar, performans notları, ortalamalar, not fişleri vs. derken bu dönemi de her dönem olduğu gibi kapatacaktık. Ancak 22 Ocak Perşembe günü aldığımız bir haber ömrümüz boyunca unutamayacağımız bir karne günü yaşamamıza sebep oldu.

Değerli ağabeyimiz, dostumuz, meslektaşımız, aynı okulu paylaştığımız, aynı öğrencileri okuttuğumuz, birlikte AVM’lerde gezdiğimiz, bol bol çayını içtiğimiz Levent Özkara hocamızın ölüm haberi ile sarsıldık.

Ankara, Dikmen’de oturan Levent Özkara hocamız, iki yıldır aralarında münakaşa olan üst komşusu tarafından kafasına sıkılan dört kurşunla hunharca katledildi…

Ölümü kimseye konduramıyor insan. Sevdiklerine ve kendine ise asla. Biz de konduramadık Levent Hocamıza, inanamadık, gözlerimizi ovuşturup tekrar tekrar baktık yazılanlara; kulaklarımızı temizleyip tekrar tekrar dinledik söylenenleri… Ne gözlerimizi ovuşturmamız ne de kulaklarımızı temizlememiz fayda etmişti var olan gerçeği değiştirmeye. Tek gerçek vardı ki Levent hocamız, ağabeyimiz dostlarını, sevdiklerini, 12 yaşındaki oğlu Hüseyin Alp’i ve biricik eşi Eda Hanım’ı bırakarak ayrıldı aramızdan…

Buruk bir karne günü yaşadık. Ne karne veren eller istekliydi ne de alan eller karneleri almaya… Onlarca öğretmen ve öğrencinin dudaklarında tek bir söz vardı: Levent Hocamız. Neden böyle oldu? Niye burada değil Levent Hocamız, diye uzayıp giden sözde soru cümleleri…

Tüm okul, tüm Keçiören Anadolu Lisesi öğretmenleri ve öğrencileri, o birkaç saatlik zaman diliminde Levent Hocalarıyla yaşadıkları anılarını tazeledi. Yaşanan güzel günler, saatler tekrar tekrar yaşandı ve tekrar tekrar anlatıldı dinleyenlere. Tüm anıların ortak noktası ise mağrur, güleryüzlü, kasketli ve gözlüklü adam. Oysa ne diyordu haber bültenleri: “Silahlı saldırının meydana geldiği yerde Levent Özkara’ya ait kanlı gözlük ve kasket ise dikkat çekti.”

Hayat bu derler ya, derdi veren Rabbim dermanı da verir. Bu acı günler de unutulur, ağlayan gözlerin yerini gülen gözler alır. Kasketi de unutulur Levent Hocamın gözlükleri de. Her şey yiter gider zamanın boşluğunda. Yiter yitmesine de derinde bir yerlerde bir hüzün bırakır. “Levent” adını duydu mu yürekleri sızlatan bir hüzün.

Dedim ya, gün gelir her şey biter. Peki siz 12 yaşındaki o çocuğa insanlığı, hayatı, masumiyeti, sevgiyi, şefkati nasıl anlatırsınız? Hangi sözcüklerinizin gücü yeter bu duyguları anlatmaya?

Koca bir boşluk…

Read More