,
Temmuz 23rd, 2008 • sevgili günlük • yorum yazayım
Biraz kafa dinlemek, dertlerden uzaklaşmak için Ankara’dan kaçtım. Bir süre bir şeyler yazamayacağım. Döndüğüm zaman herşeyi anlatırım.
Selametle.
bir rüyaya ağıt (requiem for a dream)
Temmuz 19th, 2008 • sinema • yorum yazayım
2000 yapımı Requiem for a Dream filmi imdb‘de en iyi 250 film arasından 62. sırada yerini almış. Ben de buna istinaden güzel filmdir diyerek izleyeyim dedim. Basit bir senaryo ile güzel bir iş çıkarıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pek bir olay da yok filmde, psikolojik bir film. Film Hubert Selby’nin romanından sinemaya aktarılmış.
Filmde benim kestirebildiğim iki ana unsur var. Bu iki ana unsurun birbiri ile bağlantılı olduğunda insan hayatı için ne kadar tehlikeli olabileceği gösterilmek istenmiş. Bunlardan birisi “tutku” diğeri ise “bağımlılık”. Tutku kavramını az çok herkes tahmin edecektir. Ancak “bağımlılık” soyut anlamda düşündüğümüz bağımlılık değil, bir madde bağımlılığıdır. Yani uyuşturucu, hap gibi. Bu filmde de hap bağımlısı olan 4 kişinin tutkusu işlenmiştir. Filmdeki karakterlerden birisi genç oğlanın annesidir. Yaşlı bir kadındır ve yalnız yaşamaktadır. Kadının “tutku”su televizyonda yayınlanan bir yarışma programına katılmaktır. Bir gün kendisini işletmek isteyenler ona bir zarf içerisinde yarışmaya katılmak için form gönderirler. Kadın o anda eski ve en sevdiği bir elbiseyi üzerine giyer ve elbisenin olmadığını görür. İşte o anda zayıflaması gerektiğini düşünür. Birkaç arkadaşının tavsiyesi ile zayıflama ilacı almaya karar verir. Ve işte kadının bu bağımlılık yapan ilaçlardan alması ile hayatı kararmaya başlar.
Filmin ikinci karakteri üstteki paragrafta bahsettiğim kadının oğludur. Onun tutkusu da kız arkadaşı ile evlenmektir. Eroin kullanan genç eroin işine girer. İşleri bir süre iyi giderken yaşadığı bazı olaylardan dolayı batar ve onun da hayatı kararmaya başlar.
Filmin üçüncü karakteri üst paragrafta bahsettiğim gencin kız arkadaşıdır. Onun da hayali sevgilisi ile evlenmektir. Ancak o da eroin bağımlısı olduğu için ve kolay kolay eroin bulamadığı için yanlış yollarla eroin aramaya başlar ve onun hayatı da bu şekilde kararır.
Son karakter ise bu gençlerin zenci arkadaşlarıdır. Onun da arkadaşlarından pek bir farkı yoktur. O da sık sık annesini özlemesi ile dikkat çeker.
Filmin güzel bir özelliği, aynı kaderi yaşayan dört karakteri farklı farklı işlemiş olmasıdır. Ve hedeflerine uyuşturulmuş bir şekilde bağlanan bu dört kişinin saplantılarının ne kadar acı bir sonla işlendiğini göstermektedir.
Filmde dikkatimi çeken bir diğer şey ise filmin sonunda tüm karakterlerin aynı duruşu paylaşmalarıdır. Yani dört karakter de yatağa uzanmışlardır ve dizlerini göbeklerine çekerler, kafalarını da kollarının arasına alırlar. Tıpkı anne karnındaki bebeğin duruşu gibidir. Bu duruşu bir romanın sonunda bir yazar işlemişti. Bunu tam hatırlayamıyorum şu an. Ancak bu duruşun güvenilecek birisine duyulan ihtiyaçtan olduğunu hatırlıyorum.
Bu filmi bu kadar açık seçik anlatmamın nedeni aslında kurgusunun basit olmasıdır. İzlerken size de basit gelecektir. Ancak yaşanan olaylar ve çıkarılan sonuçlar hiç de sandığımız gibi basit değildir.
Ayrıca filmin müziği de çok güzel. Hani şu soundtrack dedikleri şey.
yazarken arınıyor musunuz?
Temmuz 14th, 2008 • sevgili günlük • 1 yorum yazılmış
Sıradan hayatıma tat vermek ve fazla kilolardan kurtulmak için akşam yürüyüşlerine başladım. Bİzim buradan çevre yoluna kadar 2 kilometre gidiyor, aynı yolu geri dönüyorum. Bir yandan da yediklerime dikkat ediyor ve gazlı içecekleri tüketmemekte direniyorum. Tabiî ki soda hariç.
Bugünkü akşam yürüyüşümde insanın neden yazmaktan hoşlandığını, yazan için yazmanın ne demek olduğunu düşündüm. Sonra Can Dündar‘ın bir yazısından bir parça geldi aklıma;
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti
bana…
Sonrası ise malûm, arka arkaya, hiçbirinin notunu alamayacağım, yazamayacağım ama düşünce dünyam için bilumum faydalı fikirler geldi aklıma. Acaba insan yazarken gerçekten kendini mi öğreniyordu? Yazmak ne ifade ediyordu insan için? Yoksa yazmak Dostoyevski‘nin hissettiği gibi bir “catharsis” miydi?
Her yazımda olduğu gibi kendimden hareketle cevaplar bulmaya çalıştım bu sorulara. Aslında insanın en iyi tanıdığı şey kendisidir. Ancak bir türlü kendini anlamak istemez. Sınırlarının, yapacaklarının farkında değildir insan. Kendini bir kalıba sokar ve o kalıbın içerisinde yaşar. Özeleştiri yapamaz ve haliyle de gelişemez. Hareketlerinin değerlendirmesini yapmaz ve bundan dolayı da yanlış dahi yapsa o ona doğru gelecektir. İnsan kendini tanıdığında, kendini tanımladığında mutlak doğruya her zaman ulaşacaktır. Her insan için bir doğru yaratmışsa yaratıcı, işte kendini tanıyan insan o doğruya ulaşacaktır.
Yazı yazmanın kendimi tanıma konusunda bana yardımcı olduğunu düşünüyorum. Belki siz yazdığım yazılarda ne gibi bir ruh halinde olduğumu tam kestiremiyorsunuz ancak ben beş ay önce yazdıklarımı dahi okurken o an neler hissederek yazdığımı anlayabiliyorum. Tıpkı bir şiirin en çok şairine anlamlı gelmesi gibi. Yazarken düşünüyorum ve ufkum gelişiyor. Yazdığım olaya birkaç farklı pencereden bakabilmeyi öğreniyorum. Yazdığım şeye eleştirel bir gözle bakabilmeyi öğreniyorum. Şüphesiz kendimi sınırlamadan yani geldiği gibi yazarken hissedip de söyleyemediğim, hattâ tanımlayamadığım şeyleri dahi yazabiliyorum. Kelimeler kifayetsiz kalmıyor. Özellikle de durmadan yazdığım yazılarda. Anlatım bozukluğu yapıyorum, imlâ hataları yapıyorum ancak gerçekten hissettiğimi yazıyorum. En içten yazılar, en çok hissedilen yazılar da zaten böyle yazılmıyor mu? Kaçınız Peyami Safa‘dan “Yalnızız”ı okurken o karakterlerin iç hesaplaşmalarında bulduğunuz samimiyeti, başka kitapların sayfalarında bulamıyor?
Yazmak kendini öğrenmekten başka bir de “catharsis”tir benim için. Catharsis aslında psikoloji alanına ait bir terimdir. Ancak edebiyatta da mühim bir yeri vardır. Catharsis arınma demektir. Yazarken dertlerinden, hastalıklarından arınma, boşalmadır. Dünyanın en ünlü yazarlarından Dostoyevski, sara hastasıdır. Şüphesiz ona göre yazdıkları onun arınmasını sağlamıştır. Rahatlatmıştır kendisini. Kaçımız bir yazı yazdıktan sonra rahatlamayız ki? Bir kâğıdı kalemi olmayanın her zaman bir psikoloğa ihtiyacı vardır bence. Kâğıt ve kalem bizim en iyi dostumuz olmalıdır. Günlüklerimiz yani. İçimizden ne geçiyorsa yazmalıyız. Arınmalıyız.
Son olarak da, bugüne kadar hiç günlük tutmadım ben. Öyle beyaz sayfaları açıp da yazı yazmadım. Yazma girişimim olmadı değil, oldu. Ancak hep başarısızlıkla sonuçlandı. Kısmet beyaz sayfalara değil ama beyaz ekranlara yazmakmış desenize.
istanbul’da sonbahar
Temmuz 13th, 2008 • sevgili günlük • 1 yorum yazılmış
Mevsim rüzgarları ne zaman eserse
O zaman hatırlarım
Çocukluk rüyalarım, şeytan uçurtmalarım
Öper beni annem yanaklarımdan
Güzel bir rüyada
Sanki sevdiklerim hayattalarken hala
Akşama doğru azalırsa yağmur
Kız kulesi ve adalar
Ah burda olsan
Çok güzel hala İstanbul’da sonbahar
Her zaman kolay değil sevmeden sevişmek
Tanımak bir vücudu
Yavaşça öğrenmek, alışmak ve kaybetmek
İstanbul bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış
Biraz kilo almış
Ağlamış yine, rimelleri akıyor
Sanırım İstanbul’da yaşamadan İstanbul’u hissettirecek en güzel şarkılardan bir tanesidir. Ya da İstanbul’da olmadan bir İstanbullunun duygularını hissettirecek bir şarkı. Her dinlediğimde mest oluyorum. Hele bir de ruh hâlim o parçayı dinlemeye yatkınsa.
Hani böyle hamağa uzanırsınız, gözlerinizi kapatırsınız ve sadece sessizliğin sesini dinlersiniz ya, işte tam o anda bir şarkı çalar ve sizi oradan alır bir yerlere götürür… Belki şu an hamakta değil, koltuğumdayım, etrafımda inanılmaz gürültü var. Ancak o hamaktakinin ne hissettiğini anlayabiliyorum şu an…
Sadece şarkıyı düşünün, ama sadece şarkıyı…
google’dan gelenlere cevaplar 1
Temmuz 9th, 2008 • sevgili günlük • 3 yorum yazılmış
Yazı için ne tür bir başlık uygun olur diye uzun uzun düşündüm, ancak bulduğum başlıklar hep uzun olanlardı. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu yazıda birkaç aylık bir zaman dilimi içerisinde Google‘dan, ani dünyanın en ünlü ve kaliteli arama motorundan, siteme gelen ziyaretçilerin, hangi anahtar kelimeleri kullanarak geldiklerinin analizini çıkardım ve genelde soru soranlara bu başlık altında cevap vermek istedim. Böyle bir harekete girişmemin nedeni, bugün Google Analytics‘i incelerken, bazı ziyaretçilerin sitemin içeriğinde olmayan ama içerikle alâkalı bir şeyler aratıp gelmelerini görmem idi. Mesela, “bozok kelimesinin kökeni nedir?” diye sorgulatıp gelmiş bir arkadaş. Ancak benim günlükte köken tahlilleri yani etimolojik tahliller olsa da “bozok” kelimesinin tahlili yok.Netice itibariyle amacım ziyaretçileri memnun etmek. Hadi bakalım, bismillah.
Bozok Kelimesinin Kökeni Nedir?
Şüphesiz “bozok” kelimesinin nereden geldiğini her Türk az çok bilecektir. “Bozoklar” Oğuzların ana iki kolundan bir tanesidir. Diğer kolu ise üçoklardır. Oğuz boylarının tarihi şeması:

“Bozok” kelimesinin etimolojik kökenine gelirsek; “boz” ve “ok” kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiğini düşünebiliriz. “boz” kelimesi, TDK‘nin sözlüğünde birkaç anlamıyla yer almaktadır. Benim en çok dikkatimi çeken anlamı ise, “açılmamış, sürülmemiş toprak” anlamıdır. Muhtemelen “bozok” koluna “Dış Oğuzlar” denmesinin nedeni de budur. Ayrıca Bozoklar, Oğuzların sağ koludur.
2008 ÖSS Kolay mıydı?
Vallahi, bunu birçok arkadaş aramış. Ancak ÖSS‘ye girmediğim için ve ÖSS düzeyini birkaç yaş geçtiğim için tam olarak yardımcı olamayacağım sana. Ancak şu sayfada, ÖSS hakkında yapılmış 200′e yakın yorum var. Oradan incelediğim kadarıyla bu seneki ÖSS zordu. Yani puanlar düşebilir, ayı çıkabilir.
devamını okuyayım »




son yorumlar